2026 itibarıyla Türk ceza hukuku, yalnızca Türk Ceza Kanunu’ndan ibaret değildir; vergi, gümrük, ihale, sermaye piyasası, kaçakçılık ve onlarca başka mevzuat da bünyesinde suç ve yaptırım barındırır. Bu çokluk içinde savunma hukukunun en temel sorusu şudur: özel bir kanun kapsamındaki suç söz konusu olduğunda, TCK’nın genel ilkeleri — lehe kanun, zamanaşımı, zincirleme suç, kanunilik — devreye girer mi? TCK Madde 5, tek fıkrayla bu soruyu yanıtlar ve ceza hukukunda sistem birliğini tesis eder.
TCK Madde 5 – Kanun Metni
Özel kanunlarla ilişki
Madde 5 – (1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.
→ 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Tam Metni
Madde metninde geçen “genel hükümler” ifadesi, TCK’nın Birinci Kitabı’nı oluşturan kuralların tamamını kapsar. TCK Madde 2’deki suçta ve cezada kanunilik ilkesi; teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, fikri içtima, lehe kanunun uygulanması, zamanaşımı, hata, zorunluluk hâli ve sayılabilecek onlarca temel ilke; bu madde aracılığıyla tüm ceza mevzuatına yayılır.
TCK Madde 5 Ne Anlama Geliyor?
TCK Madde 5, özel ceza kanunları ve ceza hükmü içeren kanunların yalnızca suç tanımlarını ve yaptırımlarını barındırabileceğini; genel ilkeler bakımından ise TCK’nın bağlayıcı referans olduğunu ortaya koyar. Vergi suçlarından gümrük kaçakçılığına, marka ihlallerinden ihale mevzuatına uzanan geniş bir alanda yargılanan kişilerin hukuken TCK güvencelerinden yararlanamaması söz konusu olamaz. Bu kural artık tartışmasız biçimde yerleşmiştir.
Maddenin gerekçesinde kanun koyucu, özel ceza kanunlarında TCK genel hükümlerine aykırı düzenlemelere yer verilmesinin hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmadığını açıkça belirtmiş; yalnızca özel suç tanımları ile yaptırımların özel kanunlara bırakılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu gerekçe, maddenin uygulanma alanını sonraki içtihatlarda da belirleyici biçimde şekillendirmiştir.
765 Sayılı TCK ile Karşılaştırma ve Yürürlük Tarihi
765 sayılı eski TCK döneminde tablo farklıydı. Eski kanunun 10. maddesi, genel hükümlerin özel kanunlarda aksi bir düzenleme yoksa uygulanacağını öngörüyordu; yani özel kanun kendi kuralını koyabilir, TCK’yı devre dışı bırakabilirdi. 5237 sayılı yeni TCK bu anlayışı kökünden değiştirdi: TCK’nın genel hükümleri artık tüm ceza mevzuatı için bağlayıcıdır ve özel kanun aksi yönde bir düzenleme getiremez.
Bu değişikliğin fiilen tam anlamıyla hayata geçmesi ise 1 Ocak 2009 tarihidir. 5252 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesi, özel kanunların TCK genel hükümlerine aykırı düzenlemelerini 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanabilir kılmıştı. Bu geçiş süresinin sona ermesiyle birlikte, TCK’ya aykırı özel kanun hükümleri zımnen yürürlükten kalkmış sayılmaktadır. 2009 öncesi suç tarihleri içeren dosyalarda bu geçiş döneminin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir; Yargıtay, söz konusu tarihin belirleyici eşik olduğunu pek çok kararında netleştirmiştir.
Kanunilik İlkesi: KHK ile Suç ve Ceza Belirlenemez
TCK Madde 5’in en somut ve en kritik uygulamalarından biri, Kanun Hükmünde Kararname ile suç ihdas edilmesinin mümkün olmamasıdır. TCK Madde 2’deki kanunilik ilkesi bu madde aracılığıyla tüm ceza mevzuatını bağlar; suç ve ceza belirleme yetkisi münhasıran TBMM’ye aittir.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK kapsamındaki tescilli marka hakkına tecavüz eylemlerinde bu ilkeyi somutlaştırmıştır. Daire’ye göre KHK hükmüyle getirilen suç tanımları, TCK Madde 2’deki kanunilik ilkesine uygun değildir; Anayasa Mahkemesi’nin 03.01.2008 tarihli kararı da KHK ile suç ve ceza getirilemeyeceğini açıkça teyit etmektedir. Bu çerçevede söz konusu KHK’nın suç tanımlayan hükümleri, 01.01.2009 tarihi itibarıyla zımnen ilga edilmiş kabul edilmektedir. Benzer sonuç, 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında KHK ve 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu gibi başka düzenlemeler açısından da Yargıtay’ca benimsenmektedir.
Bu içtihadın pratiğe yansıması son derece önemlidir: KHK’ya dayanan bir suçlamadan yargılanan sanık, maddi fiilin ne olduğundan bağımsız olarak, suç tanımının hukuki geçerliliğini savunma zemininde tartışabilir. İstinaf ve temyiz süreçlerinde bu ilkeyi gözden kaçıran savunma, telafisi güç bir hak kaybına yol açabilir. Deneyimli bir ceza hukuku avukatı eşliğinde bu hukuki meseleyi dosyaya taşımak, sonucu doğrudan belirleyebilir.
Lehe Kanun İlkesi Özel Kanunlara da Uygulanır
TCK Madde 7, sonradan yürürlüğe giren kanunun sanık lehine olması hâlinde bu kanunun uygulanmasını emreder. TCK Madde 5 sayesinde bu kural, özel ceza kanunları için de tam anlamıyla geçerlidir. Vergi, ihale, kaçakçılık ya da başka bir özel kanun kapsamındaki suçlarda da hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren lehe değişiklikler sorgulanmak zorundadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da taksiratlı iflas suçunu konu alan bir davada, 765 sayılı eski TCK döneminde mahkûm edilen sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 162 ve 50. maddelerindeki lehe düzenlemenin uygulanması gerektiğine hükmetmiştir. Suç tarihinde 65 yaşını doldurmuş ve geçmişte hapis cezasına mahkûm olmamış sanığa verilen 1 ay 5 günlük hapis cezasının, yeni kanun döneminde adli para cezasına veya güvenlik tedbirine çevrilmesinin zorunlu olduğunu belirten Kurul, lehe kanun ilkesinin özel kanunlardaki suçlar için de işletilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.
Kaçakçılık davalarında bu ilkenin uygulanması özellikle teknik bir inceleme gerektirmektedir. 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, 2013, 2014 ve 2020-2022 yıllarında birçok kez değişikliğe uğramıştır. 2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre, bu değişikliklerin her birinin suç tarihindeki hüküm ile karşılaştırılması ve en lehe sonucu veren düzenlemenin uygulanması zorunludur. Yargıtay, bu karşılaştırmanın soyut değil, somut olayın koşullarında tek tek yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Zamanaşımı Güvencesi Özel Kanunlarda da Geçerlidir
TCK’nın zamanaşımına ilişkin genel hükümleri, özel kanunlardaki suçlar için de geçerlidir. Bu kural, yalnızca ceza zamanaşımını değil; disiplin hukuku alanındaki ceza verme zamanaşımını da kapsar.
Danıştay 12. Dairesi, Akdeniz Üniversitesi’nde görev yapan bir yapı işleri daire başkanı hakkındaki ihaleye fesat karıştırma eylemine dayalı disiplin cezasını bu gerekçeyle bozmuştur. Fiilin işlendiği 25 Temmuz 2014 tarihinden, dava konusu işlemin tesis edildiği 24 Eylül 2020 tarihine kadar iki yıllık disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğradığını saptayan Daire; eylem tarihinde uygulanan mevzuat ile işlem tarihindeki mevzuatın farklılaşmış olmasına karşın, hangi dönem esas alınırsa alınsın iki yıllık zamanaşımı süresinin geçirildiğini ve işlemin hukuka aykırı olduğunu belirlemiştir.
Bu karar iki açıdan önemlidir: birincisi, TCK Madde 5 aracılığıyla yayılan lehe kanun ilkesinin disiplin hukuku alanında da işlediğini; ikincisi, zamanaşımı savunmasının ceza yargılamasıyla sınırlı olmadığını, idari işlemler karşısında da ileri sürülebileceğini ortaya koyması bakımından belirleyicidir.
Zincirleme Suç Hükümleri ve Özel Kanunlar
TCK’nın 43. maddesindeki zincirleme suç düzenlemesi, özel kanunlardaki suçlar için de uygulanır. Bu kural, özellikle vergi suçlarında pratikte önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde görülen bir davada, farklı vergi yıllarında sahte fatura düzenleyen sanık hakkında mahkeme, takvim yıllarını esas alarak ayrı cezalar vermişti. Daire çoğunluğu bu yaklaşımı onamış; ancak karşıoy, hesap döneminin farklı olmasının tek bir suç işleme kararını bölmeye yetmeyeceğini, 5237 sayılı TCK’nın zincirleme suç anlayışının vergi yılı takvimiyle sınırlandırılamayacağını savunmuştur. Bu karşıoy görüşü, 5237 sayılı TCK döneminde doğru hukuki yaklaşımı yansıtmaktadır: zincirleme suç kavramı, özel kanunlardaki teknik dönemlere değil, TCK’daki “aynı suç işleme kararı” ölçütüne göre belirlenir. Aynı suç işleme kararıyla hareket eden sanığın, sırf takvim yılı değiştiği için iki kez cezalandırılması, kanunilik ilkesine aykırıdır.
2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre, vergi suçlarında zincirleme suç uygulamasının varlığı her dosyada somut olarak irdelenmeli; suç işleme kararının ne zaman oluştuğu ve ne zaman sona erdiği, vergi takvimine değil fiilî olgulara dayalı biçimde değerlendirilmelidir.
Fikri İçtima ve Bileşik Suç Özel Kanunlar Arasında
Birden fazla özel kanunun iç içe geçtiği davalarda, hangi suç normunun uygulanacağı ve içtima hükümlerinin nasıl işleyeceği, TCK’nın genel hükümlerinin rehberliğinde çözülmek zorundadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, aynı araçta kaçak çay, bandrolsüz sigara ve alkollü içki bulundurulan bir davada hem 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu hem de 4733 sayılı Kanun kapsamında iki ayrı suçtan cezalandırılması gerekip gerekmediğini incelemiştir. Kurul, suç konusu eşyaların farklı kanunlar kapsamında değerlendirildiğini, korunan hukuki değerlerin ve zarar gören kurumların birbirinden bağımsız olduğunu tespit ederek her iki suçun tek eylem sayılmasının mümkün olmadığına hükmetmiştir. Bu karar, özel kanunlar arasında fikri içtima değerlendirmesinin dikkatli ve gerekçeli bir analiz gerektirdiğini ortaya koymaktadır.
Öte yandan, aynı eylemin birden fazla ceza normunu ihlal ettiği görülen hâllerde TCK’nın 42. maddesindeki bileşik suç kurumunun da gözetilmesi gerekir. Nitekim kaçak akaryakıt satışının lisansa aykırı yeraltı tankıyla gerçekleştirilmesi eyleminde, 5607 sayılı Kanun’un hem 3/11 hem de 3/14. fıkralarının uygulanıp uygulanamayacağı meselesinde Yargıtay’da derin bir içtihat tartışması yaşanmıştır. Azınlık görüşü, 3/14’teki haksızlık içeriğinin zaten 3/11 ve 4/8’in uygulanmasıyla karşılandığını, aynı haksızlık için sanığın tekrar tekrar cezalandırılmasının bileşik suç ilkesiyle bağdaşmadığını savunmuştur. Bu tartışma; savunma stratejisini belirlerken hangi ceza normunun uygulanacağını ve içtima kurumlarının nasıl işleyeceğini mercek altına almanın ne denli kritik olduğunu göstermektedir.
Bekletici Sorun: Takdiri Bir Yetki
Özel kanun kapsamındaki suçlarda, eş zamanlı yürüyen hukuk davaları zaman zaman ceza yargılamasının bekletilmesi gerekip gerekmediği sorusunu gündeme getirir. CMK’nın 218. maddesi bu konuda hâkime takdir yetkisi tanımış olsa da Yargıtay, bu yetkinin sınırsız olmadığını netleştirmiştir.
Yargıtay 19. Ceza Dairesi, suç tarihinin konkordato davası açılmadan önce gerçekleştiği bir dosyada, sonradan başlatılan konkordato yargılamasının ceza davasının askıya alınması için zorunlu bir neden oluşturmadığını belirlemiştir. Daire’ye göre bekletici sorun kararı, somut ve hukuki gerekçeye dayanan bir takdir yetkisinin kullanımını gerektirir; salt başka bir davanın varlığı bu yetkiyi otomatik olarak devreye sokmaz.
Pratikte TCK Madde 5 Neden Kritik?
Vergi, gümrük, sermaye piyasası, ihale veya bankacılık mevzuatından yargılanan bir kişi, “bu özel kanunun meselesi” diye düşünüp TCK’nın sağladığı güvenceleri atlayabilir. Oysa lehe kanunun uygulanması, zamanaşımı, zincirleme suç, fikri içtima veya teşebbüs gibi kurallar özel kanunlardaki suçlar için de tam anlamıyla geçerlidir. Bu güvencelerden yararlanıp yararlanılmadığını sistematik biçimde sorgulamak, savunma stratejisinin belirleyici unsurlarından biridir.
Özellikle birden fazla kanunun iç içe geçtiği davalarda — vergi ile ihale mevzuatının, kaçakçılık ile tütün düzenlemesinin ya da patent koruması ile haksız rekabetin aynı eylem üzerinde kesiştiği durumlarda — hangi normun uygulanacağı ve TCK genel hükümlerinin nasıl devreye gireceği deneyim gerektiren bir değerlendirmedir. Bu tür dosyalarda savunmayı TCK’nın genel ilkeleri çerçevesinde kurgulamak, hak kayıplarının önüne geçmek açısından belirleyici rol oynar.
Özel Kanunlarla İlişki Hakkında Emsal Yargıtay Kararları
KHK ile suç tanımlanamaz; 556 sayılı KHK’nın suç hükümleri 01.01.2009 itibarıyla zımnen ilga edilmiştir. Yargıtay 7. Ceza Dairesi, E. 2010/1071, K. 2012/33110, T. 27.12.2012 — Tescilli marka hakkına tecavüz eyleminin, KHK hükmüyle belirlenen suç tanımına dayandırılamayacağını; 5252 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi ve TCK’nın 2 ile 5. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde bu KHK hükümlerinin zımnen yürürlükten kalktığını belirleyen Daire, sanığın beraatine ve el konulan eşyaların iadesine hükmetmiştir. Kararın mesajı açıktır: suç tanımlama yetkisi yalnızca kanun koyucuya aittir.
Lehe kanun ilkesi özel kanunlardaki suçlar için de işler; taksiratlı iflas suçunda yeni TCK’nın lehe hükümleri uygulanmalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2006/328, K. 2006/323, T. 26.12.2006 — 765 sayılı TCK döneminde taksiratlı iflas suçundan mahkûm edilen, suç tarihinde 65 yaşını doldurmuş ve geçmişte hapis cezasına çarptırılmamış sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 162 ve 50/3. maddelerinin uygulanmasının lehe sonuç vereceğini tespit eden Kurul, hapis cezasının adli para cezasına veya güvenlik tedbirine çevrilmesinin zorunlu olduğuna hükmetmiştir.
Kaçakçılık davalarında hüküm sonrası değişiklikler karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmeli, en lehe düzenleme uygulanmalıdır. Yargıtay 7. Ceza Dairesi, E. 2021/18938, K. 2025/474, T. 14.01.2025 — 5607 sayılı Kanun’da 2014, 2020 ve 2022 yıllarında yapılan değişiklikler çerçevesinde, mahkemenin suç tarihi ile sonraki hükümleri somut olaya ayrı ayrı uygulaması ve en lehe sonucu belirlemesi gerektiğini ortaya koyan Daire; eşyanın hafif ya da pek hafif değerli olması hâlinde ceza indirimini düzenleyen 7242 sayılı Kanun değişikliğinin ve etkin pişmanlık ihtarının gözetilmesi zorunluluğunu vurgulamıştır.
Vergi suçlarında zincirleme suç uygulaması, takvim yılına değil TCK’daki “aynı suç işleme kararı” ölçütüne dayanmalıdır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2014/19499, K. 2016/3829, T. 28.04.2016 — Farklı vergi yıllarında sahte fatura düzenlenmesini konu alan bu davada daire çoğunluğu hesap dönemini esas almış; ancak karşıoy, 5237 sayılı TCK’nın 5. maddesi aracılığıyla bağlayıcı hâle gelen zincirleme suç kavramının vergi takvimine değil fiilî suç işleme kararının varlığına göre belirlenmesi gerektiğini, aksi uygulamanın kanunilik ilkesine aykırı olduğunu kararlı biçimde savunmuştur.
Disiplin cezalarında zamanaşımı güvencesi de TCK Madde 5 kapsamında değerlendirilmeli; fiilin işlendiği tarihten itibaren iki yıllık süre aşılırsa ceza verilemez. Danıştay 12. Daire, E. 2022/3410, K. 2025/1184, T. 05.03.2025 — İhaleye fesat karıştırma eylemi nedeniyle altı yıl sonra tesis edilen devlet memurluğundan çıkarma işlemini inceleyen Daire; hangi dönem mevzuatı esas alınırsa alınsın iki yıllık ceza verme zamanaşımının geçirildiğini saptayarak işlemi hukuka aykırı bulmuş ve bölge idare mahkemesi kararını bozmuştur.
Özel kanunlar arasında fikri içtima değerlendirmesi dikkatli ve gerekçeli bir analiz gerektirir; korunan hukuki değerlerin bağımsızlığı belirleyicidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2015/694, K. 2016/90, T. 23.02.2016 — Aynı araçta farklı kanunlar kapsamındaki kaçak eşyaların birlikte bulunduğu davada Kurul, korunan hukuki değerlerin ve zarar gören kurumların birbirinden bağımsız olduğunu tespit ederek her iki suçun tek eylem sayılmasının mümkün olmadığına hükmetmiş; özel kanunlar arası fikri içtima uygulamasının özgün koşullara bağlı olduğunu ortaya koymuştur.
Sıkça Sorulan Sorular
TCK Madde 5 ne zaman yürürlüğe girdi ve eski dönemdeki suçlara uygulanır mı?
5237 sayılı TCK Madde 5, teknik anlamda 2005 yılında yürürlüğe girmiş olsa da özel kanunlar bakımından fiilen bağlayıcı hâle gelmesi 5252 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi nedeniyle 1 Ocak 2009 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu tarihten önce işlenen suçlarda, TCK’ya aykırı özel kanun hükümleri geçiş dönemi boyunca uygulanabiliyordu. 2009 öncesi suç tarihi içeren dosyalarda bu eşik ayrıca irdelenmelidir.
KHK ile düzenlenen suçlarda ne yapılması gerekir?
01.01.2009 tarihinden itibaren KHK hükümleriyle tanımlanan suç tiplerinin zımnen ilga edildiği Yargıtay içtihadıyla yerleşmiş durumdadır. Bu tarihten sonra yargılanan sanık, suçlamaya dayanak KHK hükmünün geçerliliğini savunma zemininde tartışabilir; salt eylemin varlığı, hukuken geçerli bir suç tanımının bulunduğu anlamına gelmez.
Vergi suçunda lehe değişiklik iddiasını ne zaman ileri sürebilirim?
Lehe kanun iddiası, hem soruşturma hem kovuşturma aşamasında, hem de infaz sürecinde ileri sürülebilir. Hüküm kesinleştikten sonra bile, sonradan yürürlüğe giren lehe kanunun infaza etkisi CMK kapsamında değerlendirilebilir. Süre kaybetmemek için bu meseleyi dosyanın başından itibaren gündeme taşımak kritik önem taşır.
Aynı eylemden hem özel kanun hem TCK kapsamında ayrı ayrı yargılanabilir miyim?
TCK’nın fikri içtima ve bileşik suç hükümleri, özel kanunlardaki suçlar için de geçerlidir. Belirli durumlarda, korunan hukuki değerler örtüştüğünde tek ceza verilmesi gerekebilir. Ancak bu değerlendirme dosyaya özgüdür; korunan hukuki değerlerin bağımsızlığı belirleyici ölçüttür.
İdari para cezalarında da TCK Madde 5 uygulanır mı?
TCK Madde 5’in kapsamı “özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlar” olarak belirlenmiştir. İdari para cezaları kural olarak bu kapsamın dışında kalır; ancak lehe kanun ve kanunilik gibi anayasal ilkelerin idari yaptırımlar üzerindeki dolaylı etkisi ayrıca değerlendirilebilir.
Zincirleme suç hükmü vergi suçlarında nasıl işler?
Zincirleme suç, yalnızca eylem sayısına değil, aynı suç işleme kararının devam edip etmediğine göre belirlenir. Farklı vergi dönemlerinde gerçekleştirilen fiiller, tek bir suç işleme kararının yansımasıysa zincirleme suç hükmü uygulanabilir. Bu değerlendirme somuta özgüdür ve savunma stratejisinde özellikle incelenmesi gereken bir alandır.
Sonuç
TCK Madde 5, özel kanunlarla ilişki meselesindeki temel kuralı koyar: TCK’nın genel hükümleri, vergi suçlarından marka ihlallerine, ihaleye fesat karıştırmadan kaçakçılığa kadar her özel ceza mevzuatında bağlayıcı referanstır. KHK ile suç ihdas edilemeyeceği, lehe kanunun uygulanması gerektiği, zincirleme suç ve fikri içtima kurallarının özel kanunlar için de geçerli olduğu, disiplin hukukundaki zamanaşımı güvencesinin de bu çerçevede değerlendirileceği artık tartışmasız biçimde yerleşmiş içtihatlardır.
Özel kanun kapsamındaki bir suçlamayla karşı karşıyaysanız, savunmanın TCK’nın genel ilkeleri çerçevesinde kurgulanması büyük önem taşır. Deneyimli bir İstanbul ceza avukatı ile çalışmak, davanın seyrini doğrudan etkileyebilir.
İletişim & Danışma
Özel kanunlardaki suçlamalarda TCK’nın genel hükümlerinden — lehe kanun uygulaması, zamanaşımı, zincirleme suç veya kanunilik ilkesi gibi — yararlanıp yararlanamayacağınız, dosyanızın somut koşullarına bağlıdır. Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu olarak, vergi, ihale, kaçakçılık ve sermaye piyasası mevzuatı kapsamındaki ceza davalarında müvekkillerimize TCK genel hükümlerini etkin biçimde kullanan savunma stratejileri sunuyoruz. Dosyanızı gizlilik çerçevesinde değerlendirmek için 0539 676 32 75 numaralı hattı arayabilir ya da bilgi@sarioglusefer.com adresine yazabilirsiniz.
Bu Makalede Atıfta Bulunulan Yargıtay Kararları
1. Yargıtay 7. Ceza Dairesi, E. 2010/1071, K. 2012/33110, T. 27.12.2012
MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesi
SUÇ: 556 sayılı KHK`ye muhalefet
HÜKÜM: Sanığın hükümlülüğüne
Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü; 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 1. maddesi ve buna bağlı olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu`nun 5. maddesinin 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmesi sonucu ve aynı kanunun 2. maddesi hükmü karşısında dava konusu eylemin atılı suç oluşturup oluşturmayacağı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda sanığa atılı tescilli marka hakkına tecavüz eylemleri ve bu fiilleri işleyenlere uygulanacak yaptırımları düzenleyen mevzuat tarihsel olarak incelendiğinde; 11 Mayıs 1888 tarihli Alameti Farika Nizamnamesi ile bu konuda hükümler getirildiği, 03.03.1965 tarihli 551 sayılı Markalar Kanunu ile yeni bir düzenleme yapıldığı ve kanunun 54. maddesiyle Alameti Farika Nizamnamesi ile ek ve değişikliklerinin yürürlükten kaldırıldığı, 24.06.1995 tarihinde yürürlüğe giren ve tescilli markalarla ilgili cezai koruma hükümleri getiren 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4128 sayılı kanunla değişen 82. maddesiyle 551 sayılı Markalar Kanunun yürürlükten kaldırıldığı görülmektedir.
Tescilli markaların cezai korunması konusunda ülke mevzuatımızla ilgili olarak yapılan hukuki değişikliklere işaret edildikten sonra somut olay değerlendirildiğinde; Sanık hakkında 556 sayılı KHK.nın 61/A-c maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmıştır. Bu maddenin atıf yaptığı 61. maddede ise kararname hükmüyle suç tanımları düzenlenmiştir. 5252 sayılı yasanın geçici 1. maddesinde “Diğer kanunların 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır.” 5237 sayılı TCK.nın 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5/1. maddesinde “Bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” ve aynı kanunun genel hükümleri arasında bulunan 2. maddesinin birinci fıkrasında ise “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanmaz …” hükümleri yer almaktadır.
Olayımızda sanığa atılı eylem, ceza içeren özel bir hukuk düzenlemesi olup, 5. maddede sözü edilen özel ceza kanunları yada ceza içeren kanunlar kapsamında bulunmaktadır. O halde atılı eylem, TCK`nın 2. maddesi hükmü kapsamında değerlendirilmelidir. Bu duruma göre, KHK hükmüyle getirilen bu düzenleme TCK`nın 2. maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine uygun bulunmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 03.01.2008 gün ve 2005/15 E, 2008/2 K sayılı iptal kararı gerekçesinde Kanunsuz suç ve ceza konulamayacağını, Kanun Hükmünde Kararname hükmüyle suç ve ceza getirilemeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Bu durum karşısında, 5252 sayılı kanunun geçici birinci maddesi ile TCK`nın 2. maddesi ve 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5. maddesi birlikte değerlendirildiğinde; 556 sayılı KHK`nın suç tanımlayan hükümlerinin tümüyle zımni olarak ilga edildiğinin (örtülü olarak yürürlükten kaldırıldığının) kabulü gerekmektedir. Bu hukuki değerlendirmeye göre atılı eylem 556 sayılı KHK hükümleri kapsamında suç oluşturmayacaktır.
Öte yandan 556 sayılı KHK`ya göre suç oluşturmayan eylemin Türk Ticaret Kanunu`nda düzenlenen haksız rekabet suçunu oluşturup oluşturmayacağı hususunun da bu noktada ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Buna göre 1474. maddesi gereğince 01.01.1957 tarihinde yürürlüğe giren 6762 sayılı TTK`nın 57. maddesinin 5. fıkrasında; başkasının haklı olarak kullandığı ad, ünvan, işaret gibi tanıtma vasıtaları haklarına tecavüzün yanında, tescilli ve tescilsiz ayırımı yapmadan marka hakkına tecavüz de haksız rekabet suçu olarak tanımlanmış ve cezası 64. maddede belirtilmiştir. Bu kanunun yürürlük tarihinden sonra 3 Mart 1965 tarihinde yürürlüğe giren 551 sayılı Markalar Kanunu`nun 47. maddesinde de tescil edilmiş marka hakkına tecavüz halleri ayrı ayrı tanımlanmış ve yaptırımı da 51 ve 52. maddelerde belirtilmiştir. Her iki düzenlemede de tescilli marka kullanma haklarına tecavüz halleri belirlenmekte ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu nedenle gerek Türk Ticaret Kanunu ve gerekse 551 sayılı Markalar Kanunundaki düzenlemeyle korunan ortak değer, marka kullanma hakkından doğan haklardır. Marka hakkına tecavüz fiillerinin unsurları her iki düzenlemede de aynıdır ve iki yasa birlikte uygulanamayacağından tam olarak oluşan yasa çatışması kuralları uyarınca sonradan yürürlüğe giren, tescilli markalara hukuki ve cezayi koruma getiren 551 sayılı Kanundaki düzenleme TTK`nın 57/5 fıkra hükmünü tescilli markalarla sınırlı olmak üzere örtülü olarak yürürlükten kaldırmıştır. Bu kanununda (551 sayılı kanun) 556 sayılı KHK`nın değişik 82. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış bulunduğundan ve yürürlükten kalkan eski düzenlemeler canlanamayacağından sanığa atılı eylem haksız rekabet suçunu da oluşturmamaktadır.
El konulan dava konusu eşyanın müsaderesi yada iadesi konusunun değerlendirilmesine gelince; Yukarıda açıklandığı şekilde atılı eylem 01.01.2009 tarihinden itibaren suç olmaktan, aynı tarih itibariyle bu tür eylemler nedeniyle el konulan eşyalar da suç konusu eşya olmaktan çıkmıştır. İnceleme tarihi itibariyle söz konusu eşyaların bulundurulmasını bizatihi suç sayan herhangi bir yasa hükmü de bulunmamaktadır. Bu nedenle dava konusu eşyanın da iadesine karar verilmesi gerekmektedir.
Açıklanan bu gerekçelerle; sanığın temyiz itirazları yerinde görüldüğünden mahkumiyet hükmünün BOZULMASINA, 5237 sayılı TCK.nın 7/1.maddesi ve 5320 sayılı yasanın 8. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK`nın 322. maddesi uyarınca suç oluşturmayan atılı fiilden sanığın BERAATİNE, 27.12.2012 günü oybirliğiyle karar verildi.
2. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2006/328, K. 2006/323, T. 26.12.2006
Sanık A…, … E… ‘nin taksiratlı iflas suçundan 765 sayılı TCY’nın 507 ve 522. maddeleri uyarınca 1 ay 5 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İ… 6. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 01.11.2002 gün ve 323-1277 sayılı hüküm sanık müdafiinin temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 28.11.2005 gün ve 17497-10872 sayılı kararı ile onanmıştır.
İ… C.Başsavcılığı İnfaz Bürosunun yasa yoluna başvurulmasını istemesi üzerine Yargıtay C.Başsavcılığı 11.12.2006 gün ve 285720 sayı ile; “Suçtan sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasanın 50/3. maddesi uyarınca ‘suç tarihinde 65 yaşın üzerinde olan sanıkların 1 yıl ve daha aşağı süreli hapis cezalarının 50. maddede yazılı tedbirlerden birine çevrilmesinde zorunluluk bulunmasına’ göre, suç tarihinde 65 yaşın üzerinde olan, geçmiş mahkûmiyeti bulunmayan ve 1 ay 15 gün hapis cezası ile hükümlendirilen sanık hakkında 5237 sayılı Yasanın 162 ve 50/3. maddeleri uyarınca yapılacak uygulamanın sanığın daha lehine olacağı” görüşüyle itiraz ederek, Özel Daire onama kararının kaldırılmasını, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasını istemiştir. Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği görüşülüp düşünüldü.
TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık A…,… E…’nin taksiratlı iflas suçundan dolayı 765 sayılı TCY’nın 507 ve 522. maddeleri uyarınca 1 ay 5 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş, sanık müdafiinin temyizi üzerine Özel Daire, mahkemenin 765 sayılı Yasaya göre gerçekleştirdiği uygulamanın, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın 162. maddesiyle karşılaştırıldığında daha lehe sonuç verdiğini kabul ederek hükmü onamıştır. Yargıtay C.Başsavcılığı ise, 5237 sayılı Yasaya göre gerçekleştirilecek uygulamanın 765 sayılı Yasaya oranla daha lehe sonuç vereceğini belirterek itiraz etmiştir.
Ceza Hukukumuza hakim olan genel prensip, suç tarihinde yürürlükte olan ceza yasasının uygulanmasıdır. Ancak gerek 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 2/2., gerek 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 7/2. maddesinde bu genel prensibe istisna getirilmiş ve suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasa ile sonradan yürürlüğe giren yasaların hükümlerinin farklı olması halinde, failin lehine olanın uygulanması kabul edilmiştir.
Sanığa yüklenen taksiratlı iflas suçu, hükümden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 162. maddesinde düzenlenmiş ve ceza yaptırımı olarak 2 aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Yasanın 50. maddesinin 3. fıkrası ise, geçmişte hapis cezasına mahkûm olmayan ve suç tarihinde 65 yaşını doldurmuş bulunanlara verilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezasının, adlî para cezasına veya maddede öngörülen tedbirlerden birine çevrilmesi zorunluluğunu getirmiştir. Bu durumda, 17.04.1931 tarihinde doğmuş olup, suç tarihi olan taksiratlı iflas kararının verildiği 31.05.2000 tarihinde 69 yaşında olduğu belirlenen ve geçmiş mahkûmiyeti bulunmayan sanık hakkında, hükümden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 162 ve 50. maddeleri uygulanarak saptanacak adlî para cezası veya güvenlik tedbirinin, mahkemenin suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 507 ve 522. maddelerini uygulayarak hükmettiği 1 ay 5 gün hapis cezasına nazaran daha lehe bir yaptırım olduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 28.11.2005 gün ve 17497-10872 sayılı kararının KALDIRILMASINA, 3- İ… 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 01.11.2002 gün ve 323-1277 sayılı kararının BOZULMASINA, 4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.12.2006 günü oybirliği ile karar verildi.
3. Danıştay 12. Daire, E. 2022/3410, K. 2025/1184, T. 05.03.2025
İSTEMİN KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Akdeniz Üniversitesinde yapı işleri ve teknik daire başkanı olarak görev yapmakta iken 17/08/2017 tarihinde emekli olan davacının, görev yaptığı dönemde hakkında yürütülen disiplin soruşturması neticesinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendinin (g) alt bendi uyarınca “Devlet memurluğundan çıkarma” cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Yükseköğretim Kurulu Yüksek Disiplin Kurulunun … tarih ve … sayılı kararının iptali istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla; usulüne uygun olarak yürütülen dava konusu işleme dayanak teşkil eden soruşturma kapsamında yer alan bilgi ve belgeler ile ceza yargılaması sonucunda verilen karar birlikte değerlendirildiğinde; dava konusu cezanın sebebi olan “ihaleye fesat karıştırmak” fiilinin, … Ağır Ceza Mahkemesi kararında sübuta erdiği tespit edilen ve eylemi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendinin (g) at bendinde belirtilen “Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” fiiline uyan davacı hakkında, anılan eylemine karşılık tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesince; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve davacı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği gerekçesiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Disipline konu eylemin zaman aşımına uğradığı, Bölge İdare Mahkemesince zaman aşımı itirazına yönelik hiçbir gerekçeye yer verilmediği, Üniversiteye bağlı Korkuteli Meslek Yüksekokulunun, kiralık olarak başka bir binada faaliyet göstermesi nedeniyle yüksekokul binası inşaatının tamamlanabilmesi için Üniversite Yönetiminin talimatı ile ihale dosyasının hazırlanması için ilgili birime talimat verdiği, ihale dosyası hazırlandıktan sonra Üniversite Rektörü ve Genel Sekreterini bilgilendirdiği, yapılan değerlendirme sonrasında inşaatın 2014 – 2015 öğretim yılına yetişebilmesi için ihalenin, ivedilikle pazarlık usulü yapılmasında kamu yararı görüldüğü ve ihalenin 25/07/2014 tarihinde pazarlık usulüne uygun olarak gerçekleştirildiği, ihaleye katılan diğer firmaların ihalede usulsüzlük, haksızlık yapıldığına dair bir itiraz ve şikayetlerinin olmadığı, yüklenici firmanın işi ön görülen sürede yaparak Yüksekokulun 15/09/2014 tarihinde, 2014 – 2015 eğitim öğretim yılına kendi binasında başladığı, ihale dosyasının ait olduğu hesapların 2014 yılında Sayıştay tarafından uygun bulunduğu belirtilerek, kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI : Davalı idareler tarafından; davacının temyiz isteminin reddi ile temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği savunulmuştur.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile usul ve yasaya aykırı olan Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onikinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 17. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek işin gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE:
MADDİ OLAY : Akdeniz Üniversitesinde yapı işleri ve teknik daire başkanı olarak görev yapmakta iken 17/08/2017 tarihinde emekli olan davacı hakkında, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğüne gönderilen 08/06/2016 tarihli yazıda, davacının, “Suç İşlemek Amacıyla Kurulan Örgüte Üye Olma, İhaleye Fesat Karıştırmak ve Edimin İfasına Fesat Karıştırmak” suçlarından soruşturulduğu, 31/05/2016 tarihinde gözaltına alındığı, … Sulh Ceza Hakimliğinin 04/06/2016 tarihli kararına istinaden tutuklandığı bildirilmiş, bunun üzerine konuyla ilgili olarak Rektörlüğün 17/06/2016 tarihli onayı ile davacı hakkında displin soruşturması başlatılmış, soruşturma komisyonunun 29/05/2018 tarihli raporunda, davacının aynı filler nedeniyle … Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı belirtilerek anılan Mahkemenin kararına kadar disiplin soruşturmasının bekletilmesi önerilmiş, bunun üzerine (davacının daha önce tabi olduğu) 2547 sayılı Kanun’un 53/A maddesinin birinci fıkrasının (n) bendi uyarınca disiplin soruşturmasının, ilgili ceza yargılaması sonuna kadar bekletilmesine karar verilmiş, … Ağır Ceza Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla (özetle); “… (davacı) hakkında ihaleye fesat karıştırma eyleminden bilirkişi raporunda da vurgulandığı üzere; Akdeniz Üniversitesi Korkuteli MYO Tamamlama İnşaatı Yapım İşinin, A.Ü. Yapı İşl. ve Tek. D. Başkanlığı tarafından 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesinde düzenlenen pazarlık usulü ile ihale edildiği, işin “Açık İhale Usulü” ile ihalesi için yeterli zamanın bulunduğu, işin “Pazarlık Usulü” ile ihalesi gerekçelerinin bu olayda mevcut olmadığı, dolayısıyla işin “Pazarlık Usulü” ile ihalesi için 4734 sayılı Kanun’un 21/b maddesinde sayılan nedenlerden hiçbirisi mevcut olmadığı halde, pazarlık usulü ile ihale edilmesinin, anılan maddeye aykırı olduğu, bu eylemin hukuki sorumluluğunun, …’ye ait olduğu, kamu zararı olup olmadığının tespit edilemediğinin bildirildiği; …’nün atılı bu eylem yönünden Mahkemelerince itibar olunan Ankara Kurul bilirkişi raporu ve Kurul bilirkişi ek raporu içeriğine göre bu eyleminin sübuta erdiği” gerekçesiyle davacının “İhaleye fesat karıştırma” suçundan 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar verilmiş, bu kararın verilmesinden sonra 25/06/2020 tarihinde tamamlanan soruşturma neticesinde, dava konusu … tarih ve … sayılı işlem ile davacının 657 sayılı Kanun’un 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendinin (g) alt bendi uyarınca “Devlet memurluğundan çıkarma” cezasıyla cezalandırılması karar verilmesi üzerine temyizen incelenen dava açılmıştır.
Diğer taraftan UYAP üzerinden yapılan incelemede; davacının ceza kovuşturmasına konu olan diğer suçlardan (Suç İşlemek Amacıyla Kurulan Örgüte Üye Olma, Edimin İfasına Fesat Karıştırma) ise, … Ağır Ceza Mahkemesinin anılan kararıyla beraatine hükmedildiği, beraat hükümlerine karşı yapılan istinaf başvurusunun … Bölge Adliye Mahkemesi … Ceza Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla reddedildiği; disiplin soruşturmasının ise davacı hakkındaki HAGB hükmüne konu eylem yönünden sonuçlandırıldığı, dava konusu işlemin de yine bu eylem sebebiyle tesis edildiği anlaşılmıştır.
İLGİLİ MEVZUAT:
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, 01/03/2014 tarih ve 6528 sayılı Kanun ile değişik 53. maddesinin (b) fıkrasında; ”Öğretim elemanları, memur ve diğer personele uygulanabilecek disiplin cezaları uyarma, kınama, yönetim görevinden ayırma, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ve kamu görevinden çıkarma cezalarıdır. Hangi fiillere hangi disiplin cezasının uygulanacağı, bu bentte sayılan kişilerin disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri, Devlet memurlarına uygulanan usul ve esaslar da göz önüne alınmak suretiyle Yükseköğretim Kurulunca düzenlenir.” kuralı yer almıştır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesinin (b) fıkrasına dayanılarak 21/08/1982 tarih ve 17789 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, eylem tarihinde de yürürlükte olan ve daha sonra 20/10/2017 tarihinde yürürlükten kaldırılan Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nin “Kamu görevinden çıkarma” başlıklı 11. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde; “Kamu hizmeti veya öğretim elemanı sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” fiili, kamu görevinden çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmış; “Zamanaşımı” başlıklı 19. maddesinde; “Bu yönetmelikte sayılan disiplin suçu niteliğindeki fiil ve halleri işleyenler hakkında bu fiil ve hallerin işlenildiğinin soruşturmaya yetkili amirlerce öğrenildiği tarihten itibaren;
… b- Kamu görevinden çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına, Başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar.
Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar.” düzenlemesine yer verilmiştir.
07/04/2015 tarih ve 29319 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 14/01/2015 tarih ve E:2014/100, K:2015/6 sayılı kararıyla; 2547 Kanun’un 53. maddesinin (b) fıkrasının ikinci cümlesi, kapsama dâhil personelin disiplin işlemlerine dair usul ve esasların kanunda gösterilmeyerek, tüm bu işlemlerin Yükseköğretim Kurulunca düzenlenmesinin öngörülmesinin Anayasa’nın 38., 128. ve 130. maddeleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle, söz konusu cümlenin iptal edilmesine ve kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin anılan kararı sonrasında, 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesi, 09/12/2016 tarih ve 29913 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6764 sayılı Kanun ile değişikliğe uğramış ve 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesinin (b) fıkrasında; Devlet ve vakıf yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanları, memur ve diğer personeline uygulanabilecek disiplin cezalarının uyarma, kınama, aylıktan veya ücretten kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ve kamu görevinden çıkarma cezaları olduğu belirtilerek, maddede disiplin suç ve cezalarına, disiplin uygulamalarına ilişkin usul ve esaslara yer verilmiş; ayrıca Kanun’a “Zamanaşımı” başlıklı 53/C maddesi eklenmiş, bu maddede de; Disiplin cezası verilmesini gerektiren fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren; a) Uyarma, kınama, aylıktan veya ücretten kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme cezalarında bir ay içinde, b) Üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ve kamu görevinden çıkarma cezasında altı ay içinde, disiplin soruşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin soruşturması açılamayacağı; disiplin cezası verilmesini gerektiren fiillerin işlendiği tarihten itibaren iki yıl, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezasını gerektiren fiil açısından altı yıl geçmiş ise disiplin cezası verilemeyeceği kurala bağlanmıştır.
Devam eden süreçte; 2547 sayılı Kanun’un, 6764 sayılı Kanun ile değişik 53. maddesinin (b) fıkrasının (1), (2), (3), (4) ve (6) numaralı bentlerinde yer alan “657 sayılı Kanundaki fiillere ilave olarak…” ibarelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle açılan iptal davası neticesinde, Anayasa Mahkemesinin 17/07/2019 tarih ve 30834 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 10/04/2019 tarih ve E:2017/33, K:2019/20 sayılı kararıyla; “…öğretim elemanı, memur ve diğer personelden oluşan yükseköğretim kurumları kamu personeline ilişkin disiplin kuralları öngörülürken kanun koyucu tarafından bunlar arasında görevin niteliğinden kaynaklanan ve Anayasa tarafından öngörülen ayrım ve farklılıkların dikkate alınmayarak öğretim elemanları ile memur ve diğer personelin tümüyle aynı kurallara tabi kılınması ve dava konusu ibareler yoluyla öğretim elemanlarının disiplin sorumluluğu kapsamına 657 sayılı Kanun’da sayılan fiillerin tamamının dâhil edilmesi, Anayasa’da bu kişiler için öngörülen güvencelerle örtüşmediği gibi gerek uygulayıcılar gerekse disiplin kurallarının muhatapları yönünden birtakım belirsizliklere de yol açtığından dava konusu kuralların Anayasa’nın 2., 27. ve 130. maddeleriyle bağdaşmadığı” gerekçesiyle anılan ibarelerin iptaline ve kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiş
Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararı sonrasında, 2547 sayılı Kanun’un anılan 53. maddesi, 17/04/2020 tarih ve 31102 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7243 sayılı Kanun’un 7. maddesi ile yine değişikliğe uğramış, (b) fıkrasının birinci paragrafında yer alan “elemanları, memur ve diğer personeline” ibaresi, “elemanlarına” şeklinde değiştirilmiş; maddenin devamına da “Öğretim elemanları dışında iş sözleşmesiyle çalışan personel 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu ve iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesine tabidir. Memurlar hakkında ise 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125 inci maddesi uygulanır.” cümleleri eklenmiştir.
Bu bağlamda, dava konusu işlemin tesis edildiği 24/09/2020 tarihinde 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesinin (b) fısrasında; “Devlet ve vakıf yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanlarına uygulanabilecek disiplin cezaları uyarma, kınama, aylıktan veya ücretten kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ve kamu görevinden çıkarma cezalarıdır. Öğretim elemanları dışında iş sözleşmesiyle çalışan personel 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu ve iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesine tabidir. Memurlar hakkında ise 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125 inci maddesi uygulanır.” kuralı yer almıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendinin (g) alt bendinde; “Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak” fiili, Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmıştır.
Aynı Kanun’un “Zamanaşımı” başlıklı 127. maddesinde ise; “Bu Kanunun 125 inci maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren;
a) Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına,
b) Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına,
Başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar.
Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar.” hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ”Özel kanunlarla ilişki” başlığını taşıyan 5. maddesinde; bu Kanunun genel hükümlerinin, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağı; ”Zaman bakımından uygulama” başlığını taşıyan 7. maddesinde ise; Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanunun uygulanacağı hükme bağlanmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Disiplin cezaları, kamu hizmetinin gereği gibi yürütülmesi için kamu görevlilerinin mevzuat uyarınca yerine getirmek zorunda oldukları ödev ve sorumlulukları ifa etmemeleri veya mevzuatta yasaklanan fiillerde bulunmaları durumunda uygulanan yaptırımlar olup; memurların özlük hakları üzerinde doğrudan ve önemli sonuçlar doğurmaları sebebiyle subjektif ve bireysel etkileri bulunduğu gibi, kamu görevinin gereği gibi sürdürülmesi ve kamu düzeninin sağlanması yönünden objektif ve kamusal öneme sahiptirler.
Bu bakımdan disiplin soruşturmalarının yapılmasında izlenecek yöntem, zamanaşımı, ceza verilecek fiiller ve ceza vermeye yetkili makam ve kurullar pozitif olarak mevzuatta belirlenmekte, doktrin ve yargısal içtihatlarla da konuyla ilgili disiplin hukuku ilkeleri oluşturulmaktadır.
Kural olarak, yargı mercileri tarafından, disiplin cezalarına yönelik yapılan hukuka uygunluk incelemesinde; işin esasına geçilmeden önce, disiplin hukuku yönünden usul kurallarına uyulup uyulmadığının belirlenmesi gerekmekte olup; usul kuralları yönünden yapılacak incelemede de, ilk önce soruşturma açma ve disiplin ceza verme yetkisinin zamanaşımına uğrayıp uğramadığının belirlenmesi; zamanaşımının söz konusu olmadığının tespiti halinde ise, diğer usul kuralları (son savunmanın alınması, yetkili makamca cezanın verilmesi gibi) yönünden değerlendirme yapılması gerekmektedir.
Diğer taraftan, ceza hukuku kökenli ”lehe olan hükmün uygulanması” ilkesi; sonradan yürürlüğe giren düzenleme suçun işlendiği zaman mevcut olan düzenlemeye göre failin lehine ise, sonraki normun daha önce işlenmiş olan fiillere uygulanmasını öngörmektedir. Kural olarak idari işlemlerin yargısal denetimi tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre yapılmaktadır. Bu anlamda idari işlem niteliğindeki disiplin yaptırımının da tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre yargısal denetiminin yapılması gerekmekte ise de, ilke olarak suç ve cezadan lehe olan normun uygulanması kuralının disiplin cezaları yönünden de geçerli olduğunun kabulü gerekmektedir. Dolayısıyla, fiilin işlendiği tarih itibarıyla yürürlükte bulunan mevzuat ile daha sonra yürürlüğe giren mevzuat hükümleri farklı ise disiplin cezası ile cezalandırılacak olan kişilerin lehine olan mevzuat hükmü dikkate alınmalıdır.
Dosyanın incelenmesinden; davacı tarafından 11/07/2014 tarihinde onaylanan İhale Onay Belgesinde, Akdeniz Üniversitesi Korkuteli Meslek Yüksekokulu İkmal İnşaatı Yapım İşinin, pazarlık usulü ile yapılacağının belirtildiği, söz konusu pazarlık usulü ile 25/07/2014 tarihinde gerçekleştirilen ihalenin, yine aynı tarihte ihale yetkilisi sıfatıyla davacı tarafından onaylandığı, 11/08/2014 tarihinde de ihale üzerine bırakılan firma ile sözleşmenin imzalandığı, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğüne gönderilen 08/06/2016 tarihli yazıda, davacının, “…İhaleye Fesat Karıştırmak” suçlarından soruşturulduğu, 31/05/2016 tarihinde gözaltına alındığı, … Sulh Ceza Hakimliğinin 04/06/2016 tarihli kararıyla tutuklandığının bildirilmesi üzerine, Rektörlüğün 17/06/2016 tarihli onayı ile davacı hakkında disiplin soruşturmasına başlandığı (bu kapsamda davalı idarelerce, soruşturmaya konu olan eylemin tarihinin de 04/06/2016 tarihi olarak dikkate alındığı), soruşturma komisyonunun 29/05/2018 tarihli kararına istinaden, (davacının dava konusu işlemden önce tabi olduğu) 2547 sayılı Kanun’un 53/A maddesinin birinci fıkrasının (n) bendi uyarınca, davacı hakkında yürütülen ceza kovuşturmasının bekletici mesele yapıldığı, … Ağır Ceza Mahkemesinin 22/06/2020 tarihli kararıyla, davacının Akdeniz Üniversitesi Korkuteli Meslek Yüksekokulu Tamamlama İnşaatı Yapım İşi kapsamında ihaleye fesat karıştırdığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar verildiği, akabinde bu karardaki söz konusu eyleme ilişkin tespitlerden hareketle 25/06/2020 tarihinde disiplin soruşturmasının tamamlandığı, soruşturma neticesinde 24/09/2020 tarihinde dava konusu işlemin tesis edildiği görülmüştür.
Uyuşmazlıkta, davacı tarafından işlediği belirtilen ihaleye fesat karıştırma eyleminin; Akdeniz Üniversitesi Korkuteli Meslek Yüksekokulu İkmal İnşaatı Yapım İşi ihalesinin, açık ihale usulü ile gerçekleştirilmesi gerekirken pazarlık usulü ile gerçekleştirilerek, ihaleye katılma yeterliliğine sahip kişilerin / firmaların ihaleye katılmalarının engellendiği, bu suretle rekabet ortamını ortadan kaldırılmasına dayandırıldığı anlaşılmış olup, söz konusu ihalenin, pazarlık usulü ile 25/07/2014 tarihinde yapıldığı, yine aynı tarihte davacı tarafından onaylandığı, dolayısıyla disipline konu fiilin 25/07/2014 tarihinde işlendiği, dava konusu işlemin ise 24/09/2020 tarihinde tesis edildiği görülmüştür.
Yukarıda yer verilen bilgiler ve mevzuat hükümleri çerçevesinde, davacının, eylem tarihinde 2547 sayılı Kanun ve bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan (mülga) Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği hükümlerine tabi olduğu, dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte ise 657 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda somut olayda davacıya hangi mevzuat hükümlerinin uygulanması gerektiği ortaya konulması gerekmekte ise de, gerek eylem tarihinde davacının tabi olduğu mevzuat hükmünde, gerekse dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte davacının tabi olduğu mevzuat hükmünde, disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren iki yıl içinde ceza verilmediği takdirde disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğrayacağının açık bir şekilde düzenlendiği, buna karşın disipline konu fiilin 25/07/2014 tarihinde işlendiği, dava konusu işlemin ise 24/09/2020 tarihinde tesis edildiği dikkate alındığında; davacıya isnat edilen fiil yönünden iki yıllık ceza verme yetkisinin zamanaşımına uğradığı anlaşıldığından, ceza verme zamanaşımı süresi geçirildikten sonra tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Diğer taraftan, her ne kadar davalı idarelerce soruşturma kapsamında eylem tarihinin, 04/06/2016 olduğu belirtilmiş ise de, bu tarihin davacının tutuklandığı tarih olduğu, dolayısıyla yukarıda da ifade edildiği üzere, disiplin konusu eylemin tarihinin 25/07/2014 olduğunda duraksama bulunmamaktadır.
Ayrıca, 2547 sayılı Kanun’un 53/A maddesinin birinci fıkrasının (n) bendi uyarınca ceza kovuşturmasının bekletici mesele yapıldığı 29/05/2018 tarihinden ceza kovuşturmasının tamamlandığı 22/06/2020 tarihine kadar disiplin zamanaşımına ilişkin süreler durmuş ise de, somut olayda bekletici mesele tarihinden önce ceza verme zamanaşımı süresinin geçirildiği açıktır.
Bu durumda; davanın reddi yönündeki İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine ilişkin temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
- 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesine uygun bulunan davacının temyiz isteminin kabulüne,
- Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının BOZULMASINA,
- Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesine gönderilmesine, kesin olarak, 05/03/2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4. Yargıtay 7. Ceza Dairesi, E. 2021/18938, K. 2025/474, T. 14.01.2025
MAHKEMESİ:Asliye Ceza Mahkemesi
SAYISI: 2013/203 E., 2016/265 K.
SUÇ: 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’na muhalefet
HÜKÜM: Mahkûmiyet, kaçak eşyanın müsaderesi
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ: Bozma
Sanık hakkında kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü:
Olayın oluş biçimi, sanığın aşamalardaki savunması, ele geçirilen kaçak eşyanın miktar ve mahiyeti ile eşyanın yakalanma şekli göz önüne alındığında, atılı suçun sanık tarafından işlendiğine dair sübuta yönelik mahkeme kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Ancak;
1.Suç tarihi ve ele geçen eşyanın niteliğine göre sanığın eyleminin, 11.04.2013 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6455 sayılı Kanun ile değişik 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun (5607 sayılı Kanun) 3/11. maddesi kapsamında kaldığı, ancak suç tarihinden sonra 28.06.2014 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun ile değişik 5607 sayılı Kanun’un 3/11. maddesinin son cümlesi yollamasıyla aynı Kanun’un 3. maddesinin 5. ve 10. fıkraları kapsamında bulunduğu gözetildiğinde;
10.12.2022 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanıp, aynı gün yürürlüğe giren 7423 sayılı Kanun’un 8. maddesi ile 5607 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 22. fıkrasının ”3/23.” madde ve fıkrası olarak değiştirildiği dikkate alınarak, hükümden sonra 15.04.2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun’un 61. maddesi ile 5607 sayılı Kanun’un 3/23. madde ve fıkrasına eklenen “Eşyanın değerinin hafif olması halinde verilecek cezalar yarısına kadar pek hafif olması halinde üçte birine kadar indirilir.” şeklindeki düzenlemenin sanık lehine hükümler içerdiği, yine aynı Kanun’un 62. maddesi ile değiştirilen 5607 sayılı Kanun’un 5/2. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasında etkin pişmanlık uygulamasının olanaklı … geldiği ve dava konusu kaçak eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katının ödenmesi halinde, soruşturma evresinde etkin pişmanlık konusunda ihtarat yapılmamış ise verilecek cezada 1/2 oranında, yapılmış ise 1/3 oranında indirim yapılacağı belirtilerek 7242 sayılı Kanun’un 62. maddesi ile değiştirilen 5607 sayılı Kanun’un 5/2. maddesi uyarınca etkin pişmanlık ihtarında bulunulması gerektiği de göz önünde bulundurulmak suretiyle;
Suç tarihinde yürürlükte olan 6455 sayılı Kanun ile değişik 5607 sayılı Kanun’un 3/11 ve 4/8. maddeleri ile 6545, 7242 ve 7423 sayılı Kanunlar ile değiştirilen 5607 sayılı Kanun’un 3/11-son yollamasıyla aynı Kanun’un 3/5, 3/10, 4/8, 3/23 ve 5/2. maddeleri somut olaya ayrı ayrı uygulanarak belirlenen sonuç cezalar karşılaştırılmak suretiyle sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 7. maddesi ve 7242 sayılı Kanun’un 63. maddesi ile 5607 sayılı Kanun’a eklenen geçici 12/2. maddesi gereği ilgili hükümlerin yasal koşullarının oluşup oluşmadığının Mahkemesince saptanması ve sonucuna göre uygulama yapılmasında zorunluluk bulunması,
2.Sanık hakkında 5607 sayılı Kanun’un 3/14. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı halde, Mahkemece 5607 sayılı Kanun’un 3/14. maddesinden ayrı bir hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi,
3.Dava konusu kaçak eşya için Gümrük İdaresince kaçak eşyaya mahsus tespit varakası düzenlettirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
4.5237 sayılı Kanun’un 52/4. maddesi gereğince, sanığın taksitlerden birisini zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın tamamının tahsil edilebileceği ve ödenmeyen adlî para cezasının hapis cezasına çevrilebileceğine dair ihtarın yapılmaması,
5.İş yeri sahibi olan …’in malen sorumlu sıfatıyla dosyada yer alamayacağının gözetilmemesi,
6.Ele geçen kaçak akaryakıtın, yeraltı tankının ve dalgıç pompanın 5607 sayılı Kanun’un 13/1. maddesi yollamasıyla 5237 sayılı Kanun’un 54/4. maddesi gereği müsaderesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırı bulunmuştur.
Açıklanan nedenlerle, sanık müdafiin temyiz istemi yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 321. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla BOZULMASINA, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 326/son maddesi gereğince sanığın cezada kazanılmış hakkının saklı tutulmasına 14.01.2025 tarihinde karar verildi.
KARŞI DÜŞÜNCE
Sanık … hakkında verilen mahkumiyet kararına yönelik bozma ilamının 2 nolu bendinde yer alan “Sanık hakkında 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı halde, mahkemece 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesinden ayrı bir hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi” şeklindeki bozmaya aşağıda yazılı nedenlerden dolayı katılmamaktayım.
Şöyle ki;
I-Bu konuda sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesi için öncelikle konunun Görünüşte İçtima (Kanunların İçtimaı) müessesesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
TCK. bakımından suçlarından içtimaı zincirleme suç ve fikri içtima hükümleri çerçevesinde değerlendirmekte iken, doktrinde kanunda düzenlenmemekle birlikte, suçların görünüşte içtima ettikleri hallerin varlığından da söz edilmektedir. Görünüşte içtima halinde suçların çokluğu sadece görünüşte olup, gerçekte fiile uygulanacak tek norm bulunmaktadır. Bir fiilin ihlal ettiği birden fazla ceza normundan birinin uygulanması, fiilin haksızlık içeriğini karşılıyorsa, diğer normların uygulanmasından kaçınılacaktır. Görünüşte İçtimada bir fiile uygulanacak birden fazla normun varlığı söz konusudur. Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere bu görünüştedir. Normların içtimaında suçlar arasında içtima ilişkisi söz konusu değildir. Dolayısıyla ceza normlarının birbiriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görünen değişik normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğu için kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine kanunda yer verme ihtiyacı hissetmemiştir.
Normların içtimaında fail tarafından gerçekleştirilen ve yaptırım uygulanmasını sağlayan tipikliklerin birbirleriyle olan ilişkileri değerlendirilir. Bu ilişki nedeniyle normlardan biri geri çekilir, kalan norm uygulanır. Normların içtimaında suç çokluğu söz konusu olmayıp, aksine suç tekliği mevcuttur. Gerçekleştirilen fiil birçok tipikliğin kapsamına girmesine rağmen, o sadece bir tipikliği gerçekleştirdiği kabul edilir ve ona göre işlem yapılır. Fiilin birçok tipikliğe uygun olması, birçok davranış normunun zorunlu ihlal edildiği anlamına gelmemektedir. Bir fiilin ihlal ettiği birden fazla normun varlığında, bunlardan birinin suç içeriğinin bir diğer norm tarafından tamamiyle karşılanıyorsa, artık diğeri uygulanabilir olmaz. Aynı haksızlık, tekrar tekrar yaptırım uygulanması sonucu doğurmaz.
Normların içtimaı kural olarak hareket tekliğinde söz konusu olur. Yani tek hareketle bir çok tipikliğin uygulanma ihtimali ortaya çıkar. Hareket tekliğinde kanunların içtimaı fiile fikri içtima kurallarının uygulanmasını engeller. İstisnai olarak hareket çokluğunda da normların içtimaı söz konusu olabilir. Hareket çokluğundan normların içtimaı fiillere gerçek içtimanın tatbik edilmesini önler. Normların içtimaı durumunda fiile uygulanacak norm dışındakiler geri çekilir.
Görünüşte içtimanın bulunduğu haller çeşitli ilkelerin yardımıyla sistematik … getirilmekte ve bunlara görünüşte içtima ilkeleri denilmektedir. Bunlar: özel normun önceliği, bir normun diğeri tarafından tüketilmesi ve yardımcı normun sonralığı ilkesidir.
Bu ilkelerden konumuzla ilgili olan bir normun diğeri tarafından tüketilmesi ilkesi değerlendirilecek olursa: Bir ceza normunun diğer bazı normların koruduğu hukuki değerleri ortak bir şekilde korumak ve dolayısıyla bu değerlere zarar veren fiillere tek ceza öngörmek suretiyle diğer normları adeta tükettiği hallerde tüketen-tüketilen norm ilişkisinden söz edilir. TCK’nın 42. maddesinde düzenlenen bileşik suç tüketen-tüketilen norm ilişkisinin görünüm şekillerinden birisidir. Bileşik suç, her biri bağımsız suçları oluşturan fiilleri unsur olarak bir araya getirerek tek fiil oluşturması ve yeni bir suçu meydana getirmesi veya bağımsız suçları oluşturan fiillerden birinin bir diğer suçun cezasının artırılmasını gerektiren nitelikli şeklini oluşturması halinde bileşik suç vardır.
Bileşik suç halinde ortada esasında birden çok suç değil, tek fiil ve tek suç, kanunun ifadesiyle “tek fiil sayılan suç” bulunmaktadır. Bu itibarla, bileşik suç durumunda fiilin tekliği belirlenirken, doğal anlamda hareketin tekliği değil, tipik anlamda hareketin tekliği esas alınacaktır. Bu hareketlerden bazıları kanunda bağımsız olarak düzenlenen başka bir suçu oluşturabilir. Burada önemli olan tüm bu hareketlerin hukuki olarak tek bir suçun haksızlık unsurunu oluşturmasıdır.
Yine bileşik suçun konumuzla ilgili olan ikinci görünüm şeklinde, bir suçun diğer bir suçun cezayı artıran nitelikli unsuru olarak kabul edilmesi oluşturur ve nitelikli unsur durumunda bulunan suç bağımsızlığını kaybeder. Örneğin yağma suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsurlarından birisi de bu suçun konut veya işyerinde işlenmesi örneğinde olduğu gibi (m. 149/1-d). Buna göre, konut dokunulmazlığını ihlal suçu (m.116) yağma suçunun nitelikli unsurunu oluşturduğu için faile sadece yağma suçunun nitelikli halinden ceza verilecek, ayrıca konut dokunulmazlığını ihlal suçundan dolayı cezaya hükmedilmeyecektir.
I I-Konumuzla ilgili mevzuat hükümlerine gelince;
1-5237 sayılı TCK’nin Özel kanunlarla ilişki başlıklı 5. maddesinde: Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır düzenlemesine yer verilmiştir.
Buna göre TCK’nin genel hükümleri özel ceza kanunları ile suç ve ceza içeren diğer kanunlar hakkında da mutlak olarak uygulanacak; özel ceza kanunlarında veya ceza hükmü içeren diğer kanunlarda, TCK’nin genel hükümlerinde getirilen düzenlemelerin aksine hükümler yer alamayacaktır. Hukuk uygulamasında birliği ve hukuk güvenliğini sağlamak için diğer kanunlarda yalnızca suç tanımlarına ve bu suçların yaptırımlarına yer verilmesi ile yetinilmesi gerektiği belirtilmiş; suç ve yaptırımlarla ilgili olarak TCK’de belirlenen genel ilkelerin, özel kanunlarda tanımlanan suçlar açısından da uygulanması gerektiği, aksi yöndeki düzenlemelerin hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmayacağı ifade edilmiştir.
Bu anlatımlardan da anlaşılacağı üzere; bileşik suçlarında düzenlendiği 42. maddesi de dahil olmak üzere Türk Ceza Kanunun genel hükümleri 5607 sayılı Kaçakçılık Kanununda düzenlenen suçlar yönünden de uygulanacaktır.
2-5237 sayılı TCK’nin Bileşik suç başlıklı 42. maddesinde: Biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir. Bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz.
Bileşik suçun parçalarını oluşturan suçlar ya unsur ya da ağırlaştırıcı sebep (daha ağır ceza verilmesini gerektirir nitelikli sebepler) niteliğindedir. Ceza hükmü içeren kanunda iki ayrı suç tipinden biri aynı zamanda diğer suçun nitelikli hali ise, nitelikli unsur durumunda bulunan suç bağımsızlığını kaybeder. Kanunda ayrı suç tipi olarak düzenlenen suçun içeriği bünyesinde nitelikli hali barındıran suçun içeriği tarafından tamamen karşılanması halinde ilk suçun uygulanabilirliği ortadan kalkmakta ve bu şekilde aynı haksızlık, tekrar tekrar yaptırımla karşılaşmamaktadır.
3-5607 sayılı Kaçakçılık Kanununun Kaçakçılık suçları başlıklı 3. maddesinin 11. fıkrasında: Ulusal marker uygulamasına tabi olup da, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun belirlediği seviyenin altında ulusal marker içeren veya hiç içermeyen akaryakıtı;
a) Ticari amaçla üreten, bulunduran veya nakleden,
b) Satışa arz eden veya satan,
c) Bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Ancak, marker içermeyen veya seviyesi geçersiz olan akaryakıtın kaçak olarak yurda sokulduğunun anlaşılması hâlinde, onuncu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmolunur.
Kanun koyucu, somut olayda olduğu gibi, kaçağa konu akaryakıtı, ticari amaçla bulunduran, satışa arz eden veya satanların eylemlerini bu suç tipi kapsamına almıştır.
4-5607 sayılı Kaçakçılık Kanununun Kaçakçılık suçları başlıklı 3. maddesinin 14. fıkrasında: Kaçak akaryakıt veya sahte ulusal marker elde etmeye, satmaya ya da herhangi bir piyasa faaliyetine konu etmeye yarayacak şekilde lisansa esas teşkil eden belgelerde belirlenenlere aykırı olarak sabit ya da seyyar tank, düzenek veya ekipman bulunduranlar iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
Bu suç tipinde de, sanığın eyleminde olduğu gibi, lisansa esas teşkil eden belgelerde belirlenenlere aykırı olarak sabit tank bulunduranları yaptırım altına almıştır.
5-5607 sayılı Kaçakçılık Kanununun Nitelikli haller başlıklı 4. maddesinin 8. fıkrasında: Kaçak akaryakıt satışının, 3 üncü maddenin on dördüncü fıkrasında belirtildiği şekilde sabit ya da seyyar tank, düzenek veya ekipman kullanılarak gerçekleştirilmesi halinde verilecek cezalar iki kat artırılır.
Bu nitelikli halde ise; kaçak akaryakıt satışının, 3. maddenin 14. fıkrasında belirtildiği şekilde sabit tank kullanılarak gerçekleştirilmesi halinde cezanın iki kat artırılacağını hüküm altına almıştır.
Yukarıda izah edilen açıklamalar ve yasal düzenlemeler karşısında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığa ait petrol istasyonunda EPDK görevlilerinin yaptıkları denetimlerde marker seviyesi geçersiz akaryakıt ve gizli yeraltı tanklarının bulunduğu şüphesinin bildirilmesini müteakip, usulüne uygun alınan arama kararı üzerine yapılan arama işlemi sırasında kaçak yer altı tankı ve marker seviyesi düşük akaryakıt elde edildiği, 5607 sayılı Kanunun 3/12-14 maddeleri uyarıca iddianame ile dava açıldığı, kovuşturma aşamasında sanığa anılan Kanunun 4/8. maddesinden ek savunma hakkı verildiği ve yapılan yargılama sonucu sanığın 5607 sayılı Kanunun 3/11, 4/8, 62, 52/2 maddeleri uyarınca neticeten 5 yıl hapis ve 15.000.TL APC ile cezalandırılması yoluna gidildiği, kararın sanık tarafından temyizi üzerine muhalif kaldığımız 2 nolu bendindeki “Sanık hakkında 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı halde, mahkemece 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesinden ayrı bir hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi” şeklindeki neden de dahil olmak üzere 5 ayrı noktadan bozulmuştur.
Somut olayda sanığın eylemi, işletmekte olduğu benzin istasyonunda lisansa aykırı sabit yer altı tankı yaptırarak buradan maker seviyesi geçersiz akaryakıt satışı yapmasıdır. Sanığın bu fiili, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 11. maddesindeki suçu ve anılan Kanunun 14. fıkrasındaki kaçak akaryakıt satmak amacıyla lisansa aykırı sabit yeraltı tankı bulundurması suçunu oluşturduğu gibi, ayrıca ayrıca sanığın kaçak akaryakıt satışını 3 üncü maddenin on dördüncü fıkrasında belirtildiği lisansa aykırı şekilde sabit tank kullanarak gerçekleştirilmesi nedeniyle anılan Kanunun 4. maddenin 8. fıkrasındaki nitelikli halini de oluşturmaktadır. Yani sanığın fiili, birden fazla ceza normunun ihlali sonucunu doğurmuştur.
Bu şekilde bir eylemde sorumluluğun esasları TCK’nin genel hükümlerinde düzenlenen görünüşte içtima (kanunların içtimaı) kavramından hareketle bir suçun diğeri tarafından tüketilmesi ilkesi kapsamında bileşik suç müessesesi yoluyla çözülmelidir. Bu bağlamda, bir fiilin ihlal ettiği birden fazla ceza normundan birinin uygulanması, fiilin haksızlık içeriğini karşılıyorsa, diğer normların uygulanmasından kaçınılacak ve sanık aynı haksızlık nedeniyle tekrar tekrar cezalandırılmayacaktır.
5607 sayılı Kanunun 3/11. fıkrasında düzenlenen suçun 4/8. fıkrasındaki ağırlaştırıcı nitelikli hali, anılan Kanunun 3/14. fıkrasındaki suçun bizatihi kendisidir. Kanun koyucu 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesinde suç olarak tanımladığı ve yaptırım altına aldığı haksızlığı, ayrıca haksızlığın yoğunluğunu da gözeterek, 4. maddenin 8. fıkrasında da 3/11’in ağırlaştırıcı nedeni olarak ayrıca ortaya koymuştur. Bu anlamda 5607 sayılı Kanunun 3/11 ve 4/8 maddeleri, 3/14. fıkradaki haksızlık içeriğini de karşılayacak nitelikte bir düzenleme içermektedir. Bundandır ki kanun koyucu 3/11 maddesi uyarınca verilebilecek cezanın (2 yıldan-5 yıla), nitelikli halde (4/8.fıkra) 2 kat olarak artırılacağı gibi (6 yıldan-15 yıla) yüksek bir ceza düzenlemesi öngörmüştür.
Ayrıca, 5607 sayılı Kanunun 4/8. fıkrasındaki nitelikli haller incelendiğinde: maddede 1., 2., 4. ve 8. fıkralarda bir artırım oranı belirlendiği, 2. ve 4. fıkralarında belirlenen artırım oranının (1/2) olduğu, 1. ve 8. fıkralarda artırım oranının ise 2 kat olarak öngörüldüğü, ancak sadece 8. fıkradaki düzenlemenin ayrıca 3. maddede düzenleme altına alınan 21 suç tipinden biri (3/14) olduğu görülmektedir. Kısacası, kanun koyucu aynı eylemi hem 3/14’de kanuni bir suç tipi olarak hem de 4/8’de bir nitelikli ağırlaştırıcı hal olarak kanuna koymuş ve bu şekilde 3/11 ve 4/8 maddeleri yoluyla oldukça yüksek bir ceza öngörmek suretiyle aynı zamanda 3/14 deki haksızlığı da kapsayacak şekilde bir cezalandırma yolunu seçmiştir.
Bu nedenlerle; Görünüşte içtima (kanunların içtimaı) kavramından hareketle ve bir suçun diğeri tarafından tüketilmesi ilkesi kapsamında TCK’nin 42. maddesinde düzenlenen bileşik suç müessesesi nazara alındığında, 5607 sayılı Kanunun 3/14. maddesindeki suç içeriğinin anılan Kanunun 3/11 ve 4/8 maddeleri uyarınca tamamıyla karşılanması nedeniyle sanığa ayrıca 4. maddenin 8. fıkrasından ceza verilemeyeceği, mahkemece yapılan uygulama ve öngörülen cezanın hukuka uygun olduğu düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun kararına katılınmamıştır.
Bu makale, Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu adına Av. Fatih SEFER tarafından hazırlanmıştır.