2026 itibarıyla TCK’nın 27. maddesi, meşru koşullarla başlayıp sınırı aşan eylemlerin hukuki sonuçlarını belirleyen köprü normdur. Meşru savunma yapan biri orantılılık sınırını aşabilir, kanunun emrini yerine getiren görevli yetkisinin çizgisini fazlasıyla geçebilir. Bu aşımın kasıtlı mı, taksirle mi, yoksa heyecan ve korkuyla mı gerçekleştiği; indirimli ceza, cezasızlık ya da tam sorumluluk sonuçlarından hangisinin uygulanacağını doğrudan belirler.
TCK Madde 27 Kanun Metni
Sınırın aşılması
Madde 27 – (1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.
→ 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu Tam Metni
TCK m. 27, TCK m. 25‘teki meşru savunma, TCK m. 24‘teki kanunun emrini ifa ve TCK m. 26‘daki hakkın kullanılması ile ilgilinin rızası gibi hukuka uygunluk nedenlerinin sınırı aşıldığında uygulanacak hükümleri belirlemektedir.
TCK Madde 27 Nedir?
TCK m. 27, hukuka uygunluk nedeninin koşulları başlangıçta gerçekleşmiş olmasına rağmen sınırın aşıldığı hallerde uygulanacak indirim ve cezasızlık kurallarını düzenler.
Madde iki farklı sonuç öngörmektedir. Birinci fıkra; tüm hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın (taksirle) aşılması halinde, taksirli suç için öngörülen cezanın altıda birinden üçte birine kadar indirilmesini emreder. İkinci fıkra ise yalnızca meşru savunmaya özgüdür ve mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla sınırın aşılması halinde faile hiç ceza verilmeyeceğini hükme bağlar. Bu iki sonucun hangisinin uygulanacağı; aşımın nasıl gerçekleştiğine ve failin o andaki psikolojik durumuna göre belirlenir.
Hukuka Uygunluk Nedeninde Sınırın Aşılması: Genel Çerçeve
Beraat ile Sınırın Aşılması Arasındaki Kritik Fark
Hukuka uygunluk nedeni, koşulları tam gerçekleştiğinde eylemi suç olmaktan büsbütün çıkarır ve fail beraat eder. Sınırın aşılması ise bundan farklıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 17.02.2015 tarihli, 2014/572 E. ve 2015/2 K. sayılı kararında bu ayrım net biçimde ortaya konmuştur: hukuka uygunluk nedeninin bulunması halinde fail hakkında beraat kararı verilir; buna karşın sınırın aşılması bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp TCK m. 27/1’deki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, TCK m. 27/2’deki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden biridir. Bu nedenle beraat değil; birinci fıkraya göre indirimli ceza veya ikinci fıkraya göre “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilir.
Bu ayrımın pratik önemi büyüktür: beraat eylemin suç sayılmadığı anlamına gelirken, “ceza verilmesine yer olmadığı” kararında eylem suç teşkil etmekle birlikte o olaya özgü koşullar nedeniyle ceza verilmemektedir. İki karar türü arasında sicil ve hukuki sonuçlar bakımından fark bulunabilir.
Sınırın Üç Farklı Biçimde Aşılması
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 01.03.2016 tarihli, 2015/1039 E. ve 2016/96 K. sayılı kararında meşru savunmada orantılılık ilkesinin ihlali halinde sınırın üç farklı biçimde aşılabileceği belirlemiştir:
- Kasıtla (doğrudan kast veya olası kastla) aşım: Fail sınırı bilerek ve isteyerek aşmıştır. TCK m. 27’nin herhangi bir korumasından yararlanılamaz; fail meydana gelen netice için tam ceza alır.
- Taksirle (bilinçli veya basit taksirle) aşım: TCK m. 27/1 uygulanır; taksirli suç cezasından indirim yapılır.
- Mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaşla aşım: Yalnızca meşru savunmada geçerlidir; TCK m. 27/2 uygulanır ve faile ceza verilmez.
Birinci Fıkra: Taksirle Sınırın Aşılması
İki Temel Koşul
Birinci fıkranın uygulanabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi şarttır. Birincisi, sınır kasıtlı değil taksirle aşılmış olmalıdır; fail dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmış, ancak hukuka uygunluk sınırını bilerek geçmemiştir. İkincisi ve uygulamada son derece önemli olan, aşım sonucunda gerçekleştirilen fiilin taksirle işlendiğinde de cezalandırılabilen bir suç oluşturması gerekir. Bu ikinci koşulun pratik sonucu belirleyicidir: söz konusu suç yalnızca kasıtla işlenebilen bir suçsa — kanunda taksirli hali tanımlanmamışsa — fail TCK m. 27/1 kapsamında bile olsa ceza almaz, zira taksirli suçun varlığından söz edilemediğinde indirim de söz konusu olmaz.
Kastla Aşım ile Taksirle Aşım Arasındaki Yargıtay Ölçütleri
2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre Yargıtay, failin savunma veya görev sınırını bilerek ve isteyerek, intikam veya cezalandırma amacıyla aşmasını “kastla aşım” olarak nitelendirirken; öngörülebilir bir neticenin özen eksikliğiyle öngörülememesini ya da neticenin istenmemesine rağmen engellenememesini “taksirle aşım” kabul etmektedir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 22.03.2017 tarihli, 2017/148 E. ve 2017/2261 K. sayılı kararında şu önemli ilke konulmuştur: polis memurunun kaçan şüpheliyi yakalamak için ateş ederek ölümüne neden olması olayında sanığın yaralama kastıyla hareket ederek sınırı kasten aştığı, bu nedenle TCK m. 27/1’in uygulanamayacağı belirtilerek hüküm bozulmuştur. Yargıtay CGK’nın 30.04.2025 tarihli, 2022/45 E. ve 2025/189 K. sayılı kararında da bu kural teyit edilmiştir: sınır kasten aşıldığında TCK m. 27’nin herhangi bir ceza indiriminden yararlanılamaz.
İndirim Mekanizması ve Hâkimin Takdir Yetkisi
Birinci fıkra uygulandığında verilecek ceza, taksirli suç için öngörülen cezanın altıda biri ile üçte biri arasında bir oranda indirilir. Bu oran hâkimin takdirine bırakılmıştır; mahkeme olayın koşullarını, aşımın boyutunu, kusur yoğunluğunu ve failin durumunu değerlendirerek indirim oranını belirler. TCK m. 3 (orantılılık) ve m. 61 (temel cezanın belirlenmesi) ilkeleri bu takdirin sınırlarını çizmektedir. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 08.11.2023 tarihli, 2023/4902 E. ve 2023/4868 K. sayılı kararında taksirle aşım halinde taksirli suç (TCK m. 89/1) üzerinden indirimli ceza mekanizmasının işletilmesi gerektiği belirterek kasten yaralamadan kurulan hüküm kanun yararına bozulmuştur.
Uygulama Alanı: Tüm Hukuka Uygunluk Nedelleri
Birinci fıkra yalnızca meşru savunmaya değil, tüm hukuka uygunluk nedenlerine uygulanır. Kanunun emrini ifa, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası bağlamındaki aşımlar da bu kapsama girer.
Kanunun Emrini İfada Sınırın Aşılması
Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 29.05.2025 tarihli, 2024/22289 E. ve 2025/4395 K. sayılı kararında bu alan ele alınmıştır: kanun hükmünün yerine getirilmesinde kanunun çizdiği sınırın aşılmaması gerekir; aksi takdirde hukuka aykırılık yeniden ortaya çıkar ve faile şartları mevcutsa TCK m. 27 doğrultusunda ceza verilir. Yargıtay CGK’nın 03.04.2024 tarihli, 2023/360 E. ve 2024/157 K. sayılı kararında ise polis memurunun kaçan şüpheliyi yakalamak için ayaklarına ateş ettiği; ancak hareketlilik ve kot farkı nedeniyle merminin sırtına isabet etmesi sonucu ölüm gerçekleştiği olayda, sanığın öldürme kastının olmadığı ancak ilk atışın sonucunu beklemeden ikinci atışı yapmasının özen yükümlülüğüne aykırı bilinçli taksirle aşım olduğu kabul edilerek TCK m. 27/1 uygulanmıştır.
Hakkın Kullanılmasında Sınırın Aşılması
Yargıtay CGK’nın 20.09.2023 tarihli, 2019/658 E. ve 2023/449 K. sayılı kararında köy muhtarının zilyetlik hakkını korumak için kaçan hırsızların aracına ateş etmesi sonucu merminin saparak ölüme yol açması olayında, sınırın taksirle aşıldığı kabul edilerek TCK m. 27/1 uygulanmıştır. Bu karar, birinci fıkranın hakkın kullanılması bağlamındaki somut uygulama sınırlarını ortaya koymaktadır.
İkinci Fıkra: Meşru Savunmada Heyecan, Korku veya Telaşla Sınırın Aşılması
Dört Koşul
İkinci fıkra, birinci fıkradan çok daha güçlü bir sonuç doğurur: faile hiç ceza verilmez. Yargıtay CGK’nın 13.02.2018 tarihli, 2017/893 E. ve 2018/33 K. sayılı kararında bu hükmün uygulanabilmesi için dört koşulun birlikte gerçekleşmesi gerektiği ortaya konmuştur:
- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması
- Saldırıya ilişkin şartların var olması
- Savunmaya ilişkin şartlardan ölçülülük ya da orantılılık şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması
- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi
Bu dört koşulun tamamı birlikte gerçekleştiğinde mahkeme CMK m. 223/3-c uyarınca “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verir. Failin o denli yoğun bir korku, heyecan veya telaş içinde olduğu kabul edilmektedir ki davranışlarını yönlendirme yeteneği ortadan kalkmış; bu nedenle kınanamaz.
“Mazur Görülebilecek” Psikolojik Hallerin Kapsamı
Heyecan, korku veya telaşın “mazur görülebilecek” nitelik taşıması için bu duyguların doğrudan saldırıdan kaynaklanması şarttır. 2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre bu değerlendirmede; olay yeri koşulları (gece vakti, ıssız alan), saldırganın sayısı ve silahlanması, atış sayısı ve mesafesi, sanığın yaşı ile deneyimi ve olay anındaki somut koşullar bir bütün olarak ele alınmaktadır. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 28.03.2013 tarihli, 2010/5450 E. ve 2013/2647 K. sayılı kararında gece vakti ayağından vurulan sanığın, maktulün ikinci atışı yapabileceği korkusuyla peş peşe ateş ederek maktulü öldürmesi; gece vakti, husumet ve maktulün silahlı olması gibi somut koşullar altında sınırın mazur görülebilecek heyecan ve korkuyla aşıldığı kabul edilmiştir.
İspat Yöntemleri
Sınırın heyecan ve korkuyla aşıldığı; olay yeri inceleme raporları (atış sayısı, mesafesi, istikameti), otopsi raporları, tanık beyanları ve sanığın olay anındaki kişisel özellikleri (yaş, tecrübe, fiziksel durum) ile delillendirilmektedir. Atışların maktulün arkasından ya da uzak mesafeden yapılması, öfke veya taammüdü gösterebilecek unsurlar olarak değerlendirilmekte ve 27/2 uygulamasını güçleştirmektedir.
Yalnızca Meşru Savunmaya Özgüdür
İkinci fıkra, hukuka uygunluk nedenlerinden yalnızca meşru savunma için geçerlidir. Zorunluluk hali, kanunun emrini ifa veya hakkın kullanılması durumlarında TCK m. 27/2 uygulanamaz; bu hallerde sınırın aşılması yalnızca birinci fıkra kapsamında değerlendirilebilir. Yargıtay CGK’nın 13.10.2015 tarihli, 2013/808 E. ve 2015/314 K. sayılı kararında bu uygulama sınırı açıkça vurgulanmıştır.
Hüküm Tipi Hatası: Beraat Değil “Ceza Verilmesine Yer Olmadığı”
TCK m. 27/2 şartları oluştuğunda CMK m. 223/3-c uyarınca “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilmesi zorunludur. Mahkemenin beraat kararı vermesi bozma nedenidir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 14.04.2015 tarihli, 2014/38771 E. ve 2015/13216 K. sayılı kararında yerel mahkemenin TCK m. 27/2 kapsamında beraat niteliğinde hüküm kurması hukuka aykırı bulunmuş; hüküm “CMK m. 223/3-c uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına” şeklinde düzeltilerek onanmıştır.
Öfke ile Heyecan/Korku/Telaş Arasındaki Temel Ayrım
İkinci fıkranın en kritik unsuru, sınırı aşan psikolojik durumun niteliğidir. Yargıtay CGK’nın 31.03.2009 tarihli, 2008/201 E. ve 2009/81 K. sayılı kararında bu ayrım kesin biçimde ortaya konmuştur: kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle heyecan, korku veya telaşa kapılarak yasal savunmanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek; buna karşılık saldırıdan kaynaklanmış olsa bile öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Failin amacı saldırının defedilmesinden çok kin duygusunu tatmine yönelik ise yasal savunmada sınırın aşılması değil, yalnızca haksız tahrik söz konusu olabilecektir.
Yargıtay CGK’nın 19.02.2025 tarihli, 2022/279 E. ve 2025/75 K. sayılı kararında bu ilke uygulanmıştır: kendisine silah çeken eski çalışanına 10 el ateş eden sanığın, atışların bir kısmının maktulün arkasından yapılması ve mesafenin uzaklığı gözetildiğinde sınır aşımının korku ve telaştan ziyade öfke ve haksız tahrik kapsamında kaldığı belirtilerek TCK m. 27/2 talebi reddedilmiştir.
Bu ayrımı belirleyen kriterler şu şekilde özetlenebilir: saldırının doğrudan tetiklediği bir panik, iradeyi zorlayan bir korku, olayın ani gelişiminin yarattığı telaş → TCK m. 27/2 kapsamında. Saldırı bittikten sonra öfke ve kin güdüsüyle harekete geçme, orantısız gücün intikam amacıyla kullanılması → haksız tahrik veya kastla aşım kapsamında.
Haksız Tahrik ile Sınırın Aşılması Arasındaki Fark
Uygulamada sıkça karıştırılan iki kurum olan sınırın aşılması ile haksız tahrik (TCK m. 29), birbirinden tamamen farklı hukuki yapılara sahiptir.
TCK m. 27’deki sınırın aşılmasında başlangıçta gerçek bir meşru savunma koşulu mevcuttur; fail saldırıya karşılık verirken orantılılık sınırını geçmektedir. Haksız tahrikte ise saldırıya o anda karşılık verilmemekte, saldırının yarattığı öfke ve elem altında failin kendi eylemi gerçekleşmektedir. Pratik ayrım şudur: meşru savunmada sınırın aşılmasında amaç hâlâ savunmadır; haksız tahrikte ise tepki, intikam ya da kin tatmini olarak dönüşmüştür. Yargıtay, bu iki kurumun aynı anda uygulanamayacağını da içtihatlarıyla netleştirmiştir; olayın koşullarına göre ya birinin ya diğerinin uygulanması gerekmektedir.
Kolluk Güçleri ve Sınırın Aşılması
TCK m. 27, kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri olan kolluk güçlerinin zor kullanma yetkisini aşması meselesinde de doğrudan uygulanmaktadır. Güvenlik görevlilerinin hukuka uygun bir müdahale başlatıp sonrasında orantısız güç kullanması ya da yetkinin çizdiği sınırı aşması bu madde kapsamında değerlendirilebilir.
Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarında (B. No. 2014/19077, 2018; B. No. 2016/9796, 2020; B. No. 2019/4799, 2024) kolluk tarafından gerçekleştirilen orantısız güç kullanımı sonucu yaralanan ya da hayatını kaybeden bireylerin yakınlarının başvuruları incelenmiştir. AYM, bu davalarda etkili soruşturma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğini, cezasızlık sorunuyla mücadeleyi ve güç kullanımının orantılılığını titizlikle denetlemektedir. Özellikle TCK m. 27’nin uygulandığı ya da uygulanmadığı davalarda AYM, ceza mahkemesi kararlarının yaşam hakkının özüyle bağdaşıp bağdaşmadığını da denetleme kapsamına almaktadır.
2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre kolluk eylemlerinde kastla aşım ile taksirle aşım arasındaki sınır son derece özenle araştırılmaktadır. Polis memurunun kaçan şüpheliye ateş ederken ikinci atışın sırasını beklememesi “bilinçli taksirle aşım” olarak değerlendirilebilirken; doğruca hayati bölgeyi hedef alan atış “kastla aşım” kapsamına girebilmektedir.
Medeni Hukuk Boyutu: Cezasızlık Tazminata Engel Değildir
TCK m. 27/2 kapsamında “ceza verilmesine yer olmadığı” kararıyla sonuçlanan davalarda failin cezai sorumluluğu ortadan kalkar. Ancak aynı eylemden kaynaklanan medeni hukuk sorumluluğu devam edebilir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 29.09.2015 tarihli, 2015/9205 E. ve 2015/10251 K. sayılı kararında bu ilke açıkça ortaya konmuştur: meşru müdafaa sınırının korku ve panik halinde aşılması hukuka uygunluk sebebi olmadığından davacı yararına makul miktarda tazminata hükmedilmelidir.
Bu karar önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: ceza mahkemesinden “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı almak, karşı tarafın hukuk mahkemesinde tazminat davası açmasını engellemez. Sınırın aşılması halinde gerçekleşen eylem hukuka uygun sayılmadığından, zararın tazmini yükümlülüğü ceza sorumluluğundan bağımsız biçimde devam edebilir.
Uygulamada Sık Karşılaşılan Bozma Nedenleri
TCK m. 27 uygulamasında mahkemelerin en sık hataya düştüğü alanlar şu başlıklar altında özetlenebilir:
- Kastla aşım ile taksirle aşım karıştırılması: Taksirle aşım halinde TCK m. 27/1 uygulanması gerekirken kasten yaralama/öldürme hükmü kurulması ya da tam tersi bozma nedenidir. Bu iki tablonun ayrıştırılması sanığın kastı ve amacının titizlikle araştırılmasını gerektirir.
- Hüküm tipi hatası: TCK m. 27/2 şartları oluşmasına rağmen beraat kararı verilmesi bozma nedenidir; doğru karar CMK m. 223/3-c uyarınca “ceza verilmesine yer olmadığı”dır.
- 27/2’nin yanlış alana uygulanması: Zorunluluk hali, kanunun emrini ifa ya da hakkın kullanılmasında 27/2 uygulanamaz; bu hallerde yalnızca 27/1 devreye girer.
- Psikolojik halin yetersiz araştırılması: Öfke ile korku/heyecan/telaş arasındaki farkın somut delillerle (atış sayısı, mesafe, yön, olay anındaki koşullar) ortaya konmaması eksik inceleme nedeniyle bozma gerektirir.
- İndirim oranı belirlenmemesi: 27/1 uygulandığında 1/6 ile 1/3 arasındaki indirim oranının gerekçeli biçimde belirlenmemesi hükmü eksik kılar.
TCK Madde 27 Hakkında Emsal Yargıtay Kararları
Sınırın aşılmasının beraat değil indirimli ceza veya CVY kararıyla sonuçlandığı temel içtihat ortaya konmuştur. Yargıtay CGK, E. 2014/572 K. 2015/2, T. 17.02.2015. Hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşılması bir hukuka uygunluk nedeni değildir; birinci fıkraya göre indirimli ceza, ikinci fıkraya göre “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilir; beraat kararı verilmesi hukuka aykırıdır.
Yargıtay CGK, E. 2014/572 K. 2015/2 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Sınırın kastla aşılmasında TCK m. 27’den yararlanılamayacağı kesin biçimde hükme bağlanmıştır. Yargıtay CGK, E. 2022/45 K. 2025/189, T. 30.04.2025. Meşru savunmada bulunan kişi saldırıyı defetmek için saldırganı öldürmenin şart olmadığını bile bile öldürdüğü takdirde bu maddedeki herhangi bir ceza indiriminden yararlanamaz; madde yalnızca sınırın kast olmaksızın aşılması hâlini kapsar.
Yargıtay CGK, E. 2022/45 K. 2025/189 – Tam Metin
[KARARI VEREN
YARGITAY DAİRESİ : 1. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Ağır Ceza
SAYISI: 692-889
- HUKUKÎ SÜREÇ
Sanık hakkında olası kastla öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81/1, 21/2 maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında yapılan yargılama sonunda; Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesince 04.06.2013 tarih ve 125-269 sayı ile sanığın kanunun emrini ifa hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşılması suretiyle taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan TCK’nın 27/1. maddesi delaletiyle 85/1, 62/1 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin hükmün, sanık müdafi, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 01.07.2015 tarih ve 18098-12307 sayı ile; “…TCK’nın 27/1. maddesinde ‘Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur’ şeklindeki düzenlemenin uygulanma şartları madde gerekçesinde; ‘Madde ile ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedenlerin hepsini kapsamına alacak surette sınırın kast olmaksızın aşılması hâli düzenlenmiştir.
Sınır kasten aşıldığında, örneğin, meşru savunmada bulunan kişi vaki saldırıyı defetmek için saldırganı öldürmenin şart olmadığını bile bile ve sırf tecavüze uğramış olması fırsatından yararlanarak saldırganı öldürdüğü takdirde hukuka aykırılığın kalkmayacağı ve failin bu maddedeki herhangi bir ceza indiriminden yararlanamayacağı şüphesizdir. Bu nedenle madde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlini kapsamaktadır.
Yukarıda verilen örnekte fail, maruz kaldığı saldırı dolayısıyla ve içinde bulunduğu durum itibarıyla esasta gerekli olandan fazla bir savunmada bulunmuş olabilir. Sınırın aşılmasındaki bu taksir kendisinin cezalandırılmasına yol açabilirse de, bunun için işlenen suçun taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen bir fiil olması zorunludur. Demek oluyor ki, bu gibi hâllerde işlenen suçun niteliğine bakılacak ve sadece kast bulunduğu takdirde cezalandırılabilen bir suç söz konusu ise faile ceza verilmeyecek buna karşılık, suç taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen fiillerden birini oluşturduğunda, maddede öngörülen biçimde cezadan indirim yapılarak faile taksirli suçtan dolayı ceza verilecektir’ şeklinde açıklanmış olup, TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrasının uygulanabilmesi için; öncelikle bir hukuka uygunluk nedeninin söz konusu olması ve failin, bu hukuka uygunluk nedenine ilişkin koşulların sınırlarını ‘kast olmaksızın’ aşması gerekmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da sınır kasten aşılmış ise bu fıkra ile uygulama yapılamayacaktır. Somut olayda hakkında tutuklama kararı verilen ancak kelepçe takılmadığından yararlanarak kaçan şüpheliyi yakalamak için yaralama kastı ile hareket eden ve sınırı kasten aştığı hususunda duraksama yaşanmayan sanığın eyleminin TCK’nın 27/1. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceği, meydana gelen sonucu kabullenerek hareket ettiğine ilişkin kanıt bulunmadığından eylemin olası kastla öldürme suçu kapsamında da değerlendirilemeyeceği, yaralamak suretiyle etkisiz hale getirme kastıyla hareket eden sanığın eylemi neticesi meydana gelen ölümden TCK’nın 87/4. maddesi gereğince sorumlu tutulması gerektiği ve sanığın TCK’nın 87/4. maddesi gereğince mahkumiyeti yerine atılı şekilde TCK’nın 85/1 ve 27/1. maddeleri gereğince mahkumiyetine hükmedilmesi…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozma ilamına direnen Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesince 01.12.2015 tarih ve 356-402 sayı ile; “…Her ne kadar sanık hakkında olası kasıtla kasten insan öldürmek suçundan dava açılarak cezalandırılması talep edilmiş ise de, koşan bir insana yaklşık 30 metre civarında mesafeden tabancayla ateş ederek onu başından vurup öldürme ihtimalinin bu amaçla hareket eden biri için bile oldukça düşük bir ihtimal olduğu, başına nişan alınsa dahi koşan şahıs hareket halinde olduğundan, bir an önceki nişan alındığı yerde durmadığından, mobil olduğundan, isabet ettirilmesinin zor olduğu, ayrıca maktul …’in yaşı ve sanığın yaşı gözetildiğinde sanığın maktulün kaçmış olması nedeniyle telaşlanarak ateş ettiği, sanığın maktulün belli bir yerine nişan alma fırsatı bulmaksızın onu yaralayıp durdurmak maksadıyla ateş ederken, atışının maktulün başına isabet edebileceğini, onu öldürebileceğini öngörmesine rağmen fiili işlediğinden söz edilemeyeceği, bu nedenle eylemin olası kasıtla öldürme olarak nitelendirilemeyeceği kanaatine varılmıştır.
Her ne kadar Yargıtay Bozma ilamında sanığın eylemine TCK 27/1 madde kapsamında değerlendirilemeyeceği, TCK 87/4 maddesi gereğince sanığın sorumlu tutulması gerekeceği belirtilmişse de sanığın yukarıda açıklanan gerekçeler ile sınırı kast olmaksızın aştığı kanaatiyle sanık TCK.nun 87/4, 27/1 maddesi delaletiyle TCK.nun 85/1 maddesi, 27/1 maddesi gereğince cezalandırılmıştır.
Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2007/1000 esas 2008/2218 karar sayılı 21/03/2008 tarihli kararıyla Tokat Ağır Ceza Mahkemesinin 08/02/2006 tarihli 184/28 sayılı kararının onanmasına karar verilmiştir. Söz konusu mahkeme kararına konu olay öldürülen kişiye ait traktör ile seyrederken yolda park etmiş araca çarpmamak için yoldan çıkarak kapalı bir iş yerinin cam ve çerçevesini kırarak eşyaya zarar verip olay yerinden kaçmış, polis memurları polis otosu ile kişiyi takip etmişler, ölen polisin dur çağrısına uymamış, polis otosunun giremeyeceği bir yola sapmış, sanık kendisine yaya olarak yetişip traktöre tırmandıktan sonra arkadan tabanca ile yaptığı atışla ölümüne neden olmuş, mahkemece de eylemin 5237 sayılı TCK.nun 87/4, 27/1 maddeleri yollamasıyla 85/1, 27/1, 62, 53 maddeleri gereğince cezalandırılmasına ilişkin mahkeme kararı onaylanmıştır.
Dosyamıza konu olay da Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2007/1000 esas sayılı kararına konu olayla benzeşmektedir…” şeklindeki gerekçeyle, önceki hükümle aynı şekilde sanığın mahkûmiyetine karar verilmiştir.
Direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün, katılanlar vekili ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 29.03.2016 tarihli ve 37019 sayılı bozma istemli tebliğnamesi ile dosya, 5271 sayılı CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 22.03.2017 tarih ve 148-2261 sayı ile direnme gerekçesinin yerinde görülmediğinden bahisle dosyanın Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 10.07.2018 tarih ve 447-344 sayı ile; “…Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 01.12.2015 tarihli ve 356-402 sayılı direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması…” isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.
Bozma üzerine, Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesince 10.12.2018 tarih ve 692-889 sayı ile sanığın neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçundan TCK’nın 87/4, 62/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba dair hükmün, katılanlar vekili ile sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 29.06.2021 tarih ve 3832-11409 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
- İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 04.10.2021 tarih ve 29654 sayı ile; “…Sanık …’ın polis memuru olup hakkında yol tutuklaması verilen ölenin, kendisine iyi niyetle kelepçe takılmamasından ve yakınlarıyla vedalaşmasına izin verildiği sırada da kolluk görevlilerinin bir anlık dalgınlığından yararlanarak kaçmaya başladığı sırada, sanığın yasal açıdan yükümlü olduğu şekilde ölene önce sözlü olarak, sonra da uyarı amacıyla havaya ateş etmek suretiyle “dur” uyarısında bulunmasına rağmen maktulün kaçmakta ısrar etmesi, bu kovalamaca sırasında sanığın aşağıya doğru inen merdivenlerin bitiminde çiçekliğe takılarak düşmesi sonrasında nişan almaya fırsat bulamadığından özellikle maktulün kafa kısmını hedef alarak ateş ettiğinin kesin delillerle ortaya konulamamış olması karşısında, sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olmaktan mahkûmiyetine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olmadığı düşünülmüştür.
TCK’nin 24. maddesinde kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmeyeceği belirtilmiş olup, ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde ise fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın indirilerek hükmolunacağı TCK’nin 27/1 maddesinde düzenlenmiştir. Burada kolluk görevlilerinden kaçan kişinin öldürülmekten ziyade yaralı olarak yakalanmasına dikkat edilmesi gerekirken, bu özenle hareket edilmediği, böylece yasa hükmüne dayalı silah kullanma hak ve yetkisinin kullanılmasında aşırılığa kaçılarak yasaya uygunluk sınırının aşılması neticesi ölüm sonucunun doğduğunun ve TCK’nin 27/1 maddesi gereğince sanığın ceza sorumluluğunu kaldıran bir neden olan kanunun hükmünü yerine getirirken kast olmaksızın sınırı aşması nedeniyle taksirden sorumlu olacağının kabulü gerekir. Sanığın öldürme kastının bulunmadığı kuşkusuz olmakla birlikte, yapılan üç atıştan birisinin, ölenin başına isabet etmesi, birinin de omuz bölgesini sıyırması karşısında, meslekte deneyimli bir polis memuru olan sanığın, yaptığı atışların ölümcül bölgelere isabet edeceğini öngörmesine rağmen, şanşına ve becerisine güvenerek atışlarına devam etmek suretiyle istemediği sonuca neden olduğu olayda, bilinçli taksirin koşullarının oluştuğu kabul edilmelidir.
Bütün bu yönleriyle, sanık …’ın, ölen …’e yönelik eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 27/1. maddesi yollamasıyla TCK’nin 85/1, 22/3.maddelerine uyduğu, ceza uygulaması yapılırken de sanığın olaydaki bilinçli taksire dayalı kusurunun ağırlığı gözetilerek alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle cezalandırılması gerektiği kanaatine varıldığından, sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan mahkumiyeti yönündeki yerel mahkemenin kararının, suç vasfı yönünden Bozulması yerine Onanmasına karar verilmesinin Yasaya aykırı olduğu…” düşüncesiyle itiraz yoluna başvurulmuştur.
III. UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI VE KONUSU
Sanık hakkında görevi kötüye kullanma suçundan kurulan hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olmakla itirazın kapsamına göre inceleme; sanığın maktule yönelik eylemi nedeniyle neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan kurulan mahkumiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; maktulün ölümüne sebep olan sanığın, neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçundan TCK’nın 87/4. maddesi uyarınca mı yoksa hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın bilinçli taksirle aşılması nedeniyle TCK’nın 27/1. maddesi delaletiyle 85/1 ve 22/3. maddeleri uyarınca mı cezalandırılması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir.
- OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
04.03.2012 tarihli olay yeri inceleme raporunda; olay yerine saat 18.05’te intikal edien görevlilerin yaralı şahsın Aydın Devlet Hastanesine götürüldüğü bilgisini aldıkları, çevrede yapılan kontrollerde adliyenin yan tarafında bulunan 1. sokak olarak bilinen yolun kaldırımında birbirine 37 metre mesafede 2 adet boş kovan, devamla 3. sokak üzerindeki merdivenlerin bitiminde zeminde bir adet boş kovan ve buna 1 metre mesafede bir adet boş kovan bulunduğu, merdivenlerin bitimindeki Barbaros Caddesi üzerinde park halinde bulunan 09 ** 900 plaka sayılı Renault Scenic marka aracın arka cam sağ kısmında bir adet giriş deliği ve ön cam sol alt köşesinde bir adet mermi çıkış deliği bulunduğu, aracın sol çaprazındaki iş yeri yan duvarı üzerinde iki ayrı mermi isabet deliği, bu duvara 4,4 metre mesafede çaprazda yol ortasında şüpheli kan lekesi, bu lekenin yanında bir adet deforme mermi gömleği, iş yeri duvarı altında serili naylon branda altında bir adet çekirdek nüvesi tespit edildiği, şüpheli …’ın CZ marka tabancasına, şarjörüne ve içindeki fişeklere el konulduğunun belirtildiği,
04.03.2012 tarihli genel adli muayene raporunda; sanık …’ın muayenesinde, sol omuz, dirsek ve bileğinde ağrı ve hassasiyet, sağ orta göğüste ve baş bölgesinde ağrı ve hassasiyet, sol diz, sol ayak bileğinde hareket kısıtlılığı ve ağrı, sağ dizde ağrı ve rezerasyon bulunduğunun bildirildiği,
07.03.2012 tarihli iki ayrı adli muayene raporunda; sanık …’ın sol el bileği, sağ diz ve sol ayak bileğinde meydana gelen yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebileceği yönünde rapor verildiği,
14.03.2012 tarihli CD inceleme tutanağında; Adliye Kavşağı ve Pınarbaşı Köprüsünde bulunan MOBESE kameralarından hareketle yapılan incelemede özetle; maktulün saat 18.12.37’de annesi …’nın koluna girerek merdivenlerden aşağı indikleri, ekip otosunun yanında ve bagajında polis memurları … ve …’ın olduğu, merdivenin hemen altında sanık …’ın bulunduğu, diğer kamera görüntüsünden saat 18.15.47’yi gösterdiğinde Barbaros Caddesinden bir şahsın telaşlı bir şekilde çıktığının, cadde istikametine doğru sürekli baktığının görüldüğü, saat 18.17’yi gösterdiği sırada Ramazanpaşa 1. Sokak yokuşundan resmi üniformalı 2 polisin Barbaros Caddesine giriş yaptıklarının, maktulün kardeşi … ile 2 polisin aynı karede yan yana durduklarını, memurların …’ı etkisiz hâle getirmek istediklerinde polis memuru …’ın bir şeyler söyleyerek şahsın yere yatırılmasını engellediğinin görüldüğü tespitlerine yer verildiği,
02.04.2012 tarihli otopsi raporunda; 182 cm boyunda 20-25 yaşlarında zayıf yapılı maktulün cesedinin muayenesinde, başta arka tarafta sağ oksipito parietal bölgede 0,5 cm lik süture mermi çekirdeği giriş yarası, başın alın sağ orta kısmında 2×1 cmlik yıldızvari cilt altına saplanmış kırık kemik parçaları bulunan mermi çıkış yarası bulunduğu, sağ frontal ve sağ oksipital bölümlerde kafatasının kırılmış olduğu, kişinin vücuduna bir adet mermi çekirdeği isabet etmiş olmakla tek başına öldürücü nitelikte olduğu, cilt cilt altı bulgularına göre atışın uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu, cesedin beyin dokusu içinden sarı renkli küçük metal cisim çıkartıldığı, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kafatası kemik kırıkları ile birlikte beyin kanaması ve beyin harabiyeti sonucu meydana geldiği ifadelerine yer verildiği,
04.04.2012 tarihli ekspertiz raporlarında; atışın ateşli bir silah ile uzak atış mesafesinden yapıldığının tespit edildiği,
01.06.2012 havale tarihli bilirkişi raporunda; olay sırasında sanığın dengesini kaybedip yere düşerken ve düştükten sonraki süreçte iki veya üç el ateş etmiş olabileceği kanaatine varıldığının bildirildiği,
20.09.2012 tarihli taraf vekilince dosyaya sunulan bilimsel mütalaada; sanığın savunmasında belirtildiği gibi atışların düşme sonucu veya kontrolsüz olarak düşmesiyle silahın kendiliğinden ateşlenmesi sonucu meydana gelmeyeceğinin belirtildiği,
16.01.2013 tarihli Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporunda; otopsi bulguları ve ekspertiz raporları birlikte değerlendirildiğinde, maktulün vücudunda 2 adet mermi çekirdeği isabeti bulunduğunun, birinin haricen 1 nolu yerde tarif edilen yerden vücuda girerek kafatasında kırık ve beyinde doku harabiyeti yaratacak şekilde vücudu alın sağ orta bölümden terk ettiğinin, ikinci isabetin ise sol omuzda tarif edilen 5×3 cm lik parşömen plağının ateşli silah mermi çekirdeğinin cildi sıyırması sonucu husülünün mümkün olduğu, ancak bu yaranın ölüm meydana getirecek nitelikte olmadığı, her iki atışın da uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu, maktulün atış esnasında hareketli olduğu anlaşılmakla bu tür durumlarda kişiler her an pozisyon değiştirebileceğinden vücutta oluşan yaraların yeri ve trajelerine göre atış yapılan silahın yön ve seviyesinin kesin olarak tayininin mümkün olmadığı, dosyadaki kriminal rapora göre atışların düşme sırasında dengenin bozulması veya düşme sonrası kontrolsüz olarak silahın kendiliğinden ateş almasının mümkün olmadığı, en az iki kez tetiğe kuvvet uygulanmış olduğu tespitlerine yer verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan …; polis memurunu ateş ederken gördüğünü, silahını abisinin üzerine doğru tutarak ateş ettiğini, birinci atışta biraz durduğunu, sonra art arda iki el daha ateş ettiğini, silahını yukarı doğru abisinin kafasına doğrulttuğunu gördüğünü, yani abisinin vurulduğu yerde polis memurunun toplam 5 el ateş ettiğini, abisinin isabet aldıktan hemen sonra yere düştüğünü,
Tanık … kollukta; polis memuru olduğunu, maktulün koşarak kaçmaya başlaması üzerine sanık …’ın peşinden bağırdığını, sonra kendisinin de arkalarından koşmaya başladığını, …’ın “Dur!” diyerek havaya bir el ateş ettiğini, maktulün sağa döndüğünü, bu sırada bir el silah sesi daha duyduğunu, maktulün peşinde olana sanığın merdivenlerden inerken düştüğünü gördüğünü, bu sırada kendisinin de merdivenlere çok hızlı girmesi nedeniyle sol diz ve sol elinin üzerine düştüğünü, aşağıdan silahın patladığını duyduğunu, kaç el patladığını hatırlamadığını,
Mahkemede; toplamda 4 el silah sesi duyduğunu, ilkinden önce “Dur!” diyen sanığın sonra havaya bir el ateş ettiğini, sokağı dönünce bir el daha ateş sesi duyduğunu, ardından merdivenlerin oraya gelince hızlı girdiği için dikkatlice inmeye çalıştığı sırada birbirine 1-2 saniyeye yakın arayla iki el daha silah sesi duyduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık …; maktulün, adliyedeki ifadesinin ardından çıkarken annesinin kalp rahatsızlığı olduğunu söyleyerek kendisine kelepçe takılmamasını istemesi nedeniyle maktule kelepçe takmadıklarını, adliye merdivenlerinde annesi ile vedalaştıktan sonra maktulün ani bir hareketle adliyenin yanından Pınarbaşı istikametine doğru kaçmaya başladığını görüp hemen arkasından koşmaya başladığını, yaklaşık 30 metre mesafeden arkasından durması için maktulü ikaz ettiğini, arkasından …’ın da koştuğunu, ilk sokaktan sağa döndüğü sırada ikaz amaçlı olarak havaya bir el ateş ettiğini, sonra ilk sokaktan Ayakkabıcılar Çarşısına doğru yöneldiğini, yine bağırarak ikinci kez havaya ateş ettiğini, buna rağmen maktulün Barbaros Caddesine doğru koşmaya devam ettiğini, 30-40 basamaklı bir merdivenden inerken aralarındaki mesafenin çok kısaldığını, “Kaçma!” diye seslendiğini ancak “Kaçmak zorundayım başka çarem yok” dediğini duyduğunu, Barbaros Caddesinden sağa döndüğü sırada arkasından bir kez daha uyarı atışı yapmak için elini tetiğe getirdiği sırada 20 cm yükseklikteki çiçeklik tabir edilen beton zemine ayağının takılması nedeniyle düştüğünü, silahın bir kez ileri doğru ateş aldığını, düştüğü sırada kabza kısmının yere vurarak ikinci kez ateş aldığını, sonra ayağa kalktığını, maktulün yanına gittiğinde kafasının kanadığını ve yerde yattığını gördüğünü, silahın parmağının tetiğe gitmesinden mi yoksa yerde çarpmadan mı ateş aldığını bilmediğini, 4,5 yıl özel harekat polisliği yaptığını, nişancılığının iyi olduğunu, hedefe ateş etmiş olsa istediği şahsı vurabileceğini, ancak daha yakın mesafedeyken dahi ateş etmediğini, istese maktulü ayağından vurabileceğini, ilk üç atışı maktulü korkutmak amacıyla yaptığını, son atışın ise istemeden düşmesinden kaynaklandığını savunmuştur.
- GEREKÇE
A- İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konularına İlişkin Görüşler
Kanunun, belli durumdaki kişilere muayyen bir davranışta bulunabilmeleri konusunda doğrudan doğruya yetki vermesine kanun hükmünü icra denir. TCK’nın 24. maddesinin 1. fıkrasında yer alan, “Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.” hükmü ile esas olarak görevi yerine getirme düzenlenmiştir. Zira kanun hükmünü yerine getiren kimse gerçekte görevini ifa etmektedir. Bu görev, kaynağını doğrudan doğruya kanundan alıyorsa kanun hükmünü yerine getirmeden, eğer görevli ve yetkili amirin hukuka uygun emrinin yerine getirilmesi söz konusu ise amirin emrini ifadan bahsedilir.
TCK’nın 24. maddesinin 1. fıkrasında, hak ve yetkiden değil bir “kanun hükmü”nden söz edildiğine dikkat edilmelidir. Bilindiği gibi bir kanun hükmüyle diğer hususların yanında bir yetki veya hak düzenlenmiş olabilir. Bu şekliyle kanun hükmünü yerine getirme geniş kapsamlı bir kavramdır. Kişiye, herhangi bir konuda hak veya yetki veren bir kanun hükmünün usulüne uygun tarzda icra edilmesi durumunda, hukuka aykırılık söz konusu olmaz. Örneğin; göreviyle bağlantılı olarak öğrendiği bir suçu yetkili makamlara bildiren kamu görevlisinin (TCK m. 279), şikâyete bağlı suçlarda şikâyet hakkını kullanan müştekinin (TCK m.73), sanığın savunmasını yapan müdafiin veya faile ceza veren hâkimin, usulüne uygun olarak bu işleri yapmasından dolayı cezalandırılması mümkün değildir. Aynı şekilde kolluk kuvvetlerinin görevleri sırasında şartları dâhilinde silah kullanma yetkisine başvurmaları hâlinde de fiil hukuka uygun kabul edilir. CMK’daki koruma tedbirlerinin usulüne uygun olarak icra edilmesi durumunda da bu hukuka uygunluk sebebi söz konusu olur.
Kanun hükmünün yerine getirilmesinde, kanunun çizdiği sınırın aşılmaması gerekir. Aksi takdirde hukuka aykırılık yeniden ortaya çıkar ve faile şartları mevcutsa sınırın aşılmasına ilişkin TCK’nın 27. maddesi doğrultusunda ceza verilir.
Sınırın aşılması, TCK’nın 27. maddesinde;
“(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.” şeklinde düzenlenmiştir.
Her ne kadar madde metninde “ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması” ibaresine yer verilmişse de bundan maksat, hukuka uygunluk sebeplerinde sınırın aşılmasıdır. Bilindiği gibi “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlığı altında hukuka uygunluk sebepleri ile kusurluluğu etkileyen sebepler birlikte düzenlenmiştir. Kusurluluğu etkileyen hâllerin söz konusu olduğu durumlarda (haksız tahrik, zaruret hâli gibi) kişinin işlediği fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneği etkilenmekte ancak kişi, kasten hareket etmektedir. Bu bakımdan bir olayda örneğin, hem zaruret hâlinden hem taksirden bahsedilemez.
Hukuka uygunluk sebebinde sınırın aşılması hâlinde ise somut olayda bir hukuka uygunluk sebebi mevcuttur ama hukuka uygunluk sınırı aşılmıştır. Böyle hâllerde sınırı aşan fiil, hukuka aykırı olur.
Sınırın aşılması kasten ya da taksirle olabilir. Eğer kişi sınırı kasten aşmışsa, artık hukuka uygunluk sebebinin varlığı önemli değildir. Kişi kasten işlediği suçtan sorumlu olur.
Hukuka uygunluk sebebi taksirle de aşılmış olabilir. Örneğin, kanun hükmü gereği görevini ifa etmekte olan zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlileri, zor kullanma yetkilerini taksirli bir biçimde aşar ve ölüm meydana gelirse TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrası hükmü uygulama alanı bulur ve sınırı aşan kimse taksirle öldürmeden 27. maddenin 1. fıkrası uyarınca sorumlu tutulur.
Hukuka uygunluk nedeninin bulunması eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında CMK’nın 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, sınırın aşılması bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp TCK’nın 27. maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden biridir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde beraat kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nın 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir.
Polisin hangi hâllerde silah kullanma yetkisinin bulunduğuna ilişkin düzenlemeler şöyledir:
2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 1. maddesi;
“Polis, asayişi amme, şahıs, tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini korur. Halkın ırz, can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatini temin eder.
Yardım istiyenlerle yardıma muhtaç olan çocuk, alil ve acizlere muavenet eder. Kanun ve nizamnamelerinin kendisine verdiği vazifeleri yapar.”,
“Zor ve Silah Kullanma” başlıklı 16. maddesi ise;
“Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir.
Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir.
İkinci fıkrada yer alan;
a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,
b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını, ifade eder.
Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.
Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.
Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur.
Polis;
a) Meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında,
b) Bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde,
c) Hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde,
d) Kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara ve kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde, silah kullanmaya yetkilidir.
Polis, yedinci fıkranın (c) bendi kapsamında silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde ‘dur’ çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir.
Polis, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebilir”.
Görüldüğü üzere, polisin silah kullanma yetkisi ancak yasanın sınırlarını çizdiği çerçevede, kademeli, ölçülülük ilkesine uygun ve son çare olarak mümkün olabilmektedir.
Polisin; hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde, silah kullanabileceğinde (2559 sayılı Kanun m. 16/7-c) şüphe yoktur. Bunun için polisin, silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde ‘dur’ çağrısında bulunması, kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi hâlinde, önce uyarı maksadıyla, buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması hâlinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş etmesi (2559 sayılı Kanun m. 16/8) mümkündür. Kişinin yakalanmasını sağlayacak ölçünün; hiç bir şartta öldürme ihtimalini kapsayamayacağı ve fakat en az zarar verecek yaralama amacına da meşruiyet sağlayacağı gözetilmelidir.
Şu hale göre, kanunun verdiği yetkiyi kullandığı düşüncesiyle silahla ateş eden kolluğun kural olarak, (kaçan şahsa yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde, en az zarar verecek şekilde) yaralama kastıyla hareket ettiği bellidir. Yani eylem her halûkârda kasten işlenmektedir. Kanuni tipe uygun bu haksızlığı suç olmaktan çıkaran, bir hukuka uygunluk hâline (TCK m. 24/1 vb.) iktiran etmesidir. Önemle vurgulamak gerekir ki; fiilin temel vasfının (yaralama) kasta dayanması ile hukuka uygunluk sınırının kasten aşılmasının (TCK madde 27/1) farklı olgular olduğu bilinmelidir. Ortada normatif bir kast-taksir kombinasyonu vardır. Kasten işlenen eylemde hukuka uygunluk sınırının taksirle aşılması mümkündür ve bu hâlde fail ancak taksirinden sorumlu tutulmaktadır. Fiilin kastla işlenmesi her halûkârda hukuka uygunluk sınırının da kasten aşıldığı sonucunu doğurmaz. Bu nedenle hukuka uygunluk sınırının kasten aşılıp aşılmadığı, olaysal değerlendirmelerle çözülecek bir sorundur.
Diğer taraftan ceza hukukunun konusunu, kanuni tipe uygun ve fakat özgür/iradi insan davranışlarının oluşturduğu malumdur. Mamafih iradeyi etkileyen hâllerin, ceza sorumluluğunu kaldırdığı ya da azalttığı da kanuni düzenlemelere konu olmuştur. (TCK m. 24-34). Bu düzenlemelerden biri de; “ceza sorumluluğunu kaldıran ya da azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağına” dair TCK’nın 30/3. maddesidir.
Kanunun hükmünü/görevini yerine getiren kimseye ceza verilemeyeceği (TCK madde 24/1) gibi kanunun hükmünü/görevini yerine getirme koşullarının gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi de bu hatasından yararlanır (TCK m. 30/3).
B- Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Nitelendirme
Özel Daire ve Yerel Mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmayan kabule göre;
Hakkında askerî firar suçundan yol tutuklaması kararı verilen ve polis memurları sanık … ile … ve … tarafından cezaevine götürülmek istenen maktulün, adliye çıkışında kalp hastası annesinin yanında bulunması nedeniyle vedalaşması için ellerine kelepçe takılmamasından faydalanarak arabaya bindirileceği sırada kaçmaya başladığı, araca en son binecek olan sanık …’ın maktulün peşinden koştuğu ve ‘Dur’ ihtarında bulunarak havaya bir el ateş ettiği, ancak ihtar ve ikaza uymayan maktulün sağ taraftaki ilk sokağa dönerek kaçmaya devam etmesi üzerine havaya bir el daha ateş ettiği, maktulün bu kez Barbaros Caddesine inen merdivenlerden aşağı doğru hızla inerek koştuğu esnada takip eden sanığın, merdivenlerin sonunda bulunan, içine çiçeklerin konulduğu beton engele takılarak yere düşmek üzereyken dengesini kaybederek, aksi kanıtlanamayan ve gerek maktül gerekse diğer eşya ve duvarlardaki isabet izlerine göre mermi yolunun seyri ile teyit edilen savunmasına göre koşmakta olan maktulün arkasından kontrolsüz şekilde yaptığı üç atıştan; birinin maktulün solundaki yolda park hâlinde bulunan bir otomobilin sağ arka camından girip sol ön camından çıkarak duvara isabet ettiği, birinin sol omzunu sıyırdığı maktule isabet etmediği, birinin ise maktulün ensesinin arkasından girerek alnından çıktığı, bu şekilde isabet alan maktulün kaldırıldığı hastanede öldüğü olayda;
Polis memuru olan sanığın, daha önce tanımadığı maktule herhangi bir saikle ateş etmesini gerektiren kişisel bir sebebin olmadığı tartışmadan varestedir. Olayın doğrudan sanığın icra ettiği görev nedeniyle gerçekleştiği de ortadadır. Bu cümleden olarak öncelikle sanığın kastının, maktulü öldürmeye yönelmediği açıktır.
Ancak sübutu kabul edilen olayda sanığın, hakkında tutuklama kararı verilmiş olan maktülün yakalanmasını sağlamak amacıyla silah kullandığı (2559 sayılı Kanun madde 16/7-c) da sabittir. Ne var ki bu kanuni yetkisini, “kişinin yakalanmasını sağlayacak ölçüde” kullanmadığı, yani kanunun verdiği bu yetkinin sınırlarını aştığı da vakıadır.
Şu hale göre; olayın meydana geliş şekil ve zamanı, sanık ve maktulün bulunduğu yerler arasındaki yükselti farkı itibarıyla olay yerinin özelliği, kovalama esnasında sanık ve maktulün mobil hâlde bulunmaları, sanığın koşu esnasında düşerek dengesini kaybetmesi nedeniyle merminin maktulün ensesine isabet etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; kanunun hükmünü yerine getirme kapsamında görevini yaptığı sırada, ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedenlerde sınırı kasten aştığına dair yeterli delil bulunmayan sanığın, görev süresine göre silah kullanma konusunda yeterli eğitim almış olmasına rağmen dikkatsizliği nedeniyle, öngördüğü ancak istemediği hâlde bilinçli taksirle maktülün ölümüne sebep olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüyle Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün, sanığın maktule yönelik eyleminde kanunun emrini ifa hukuka uygunluk nedeninde sınırı bilinçli taksirle aşması nedeniyle TCK’nın 27/1 maddesi delaletiyle 85/1 ve 22/3 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken, neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçundan cezalandırılması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; itirazın reddi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
- KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 29.06.2021 tarihli ve 3832-11409 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.12.2018 tarihli ve 692-889 sayılı mahkûmiyet hükmünün “sanığın maktule yönelik eyleminde kanunun emrini ifa hukuka uygunluk nedeninde sınırı bilinçli taksirle aşması nedeniyle TCK’nın 27/1 maddesi delaletiyle 85/1 ve 22/3 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçundan cezalandırılması” isabetsizliğinden BOZULMASINA,
3- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilip Özel Dairenin onama kararının kaldırılarak Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi nedeniyle; sanık hakkında verilen cezanın infazına başlanmış ise İNFAZININ DURDURULMASINA,
4- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.01.2025 tarihli ilk müzakerede karar için yeterli çoğunluk sağlanamadığından 30.04.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.]
Meşru savunmada sınırın üç farklı biçimde aşılabileceğine ilişkin kaynak karar. Yargıtay CGK, E. 2015/1039 K. 2016/96, T. 01.03.2016. Orantılılık ihlalinde sınır; kasıtla (tam sorumluluk), taksirle (TCK m. 27/1, indirimli ceza) veya mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaşla (TCK m. 27/2, CVY) aşılabilmektedir. Hangi tablonun uygulanacağı failin kastı ve psikolojik durumuna göre belirlenir.
Yargıtay CGK, E. 2015/1039 K. 2016/96 – Tam Metin
[Mahkemesi:..Ağır Ceza
Sanık …’un; …’yı kasten öldürme suçundan TCK’nun 81/1, 29, 62, 53, 63. maddeleri gereğince on yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba; …’yı kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/1, 86/3-e, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca beş ay onsekiz gün hapis, …’yı kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/1, 86/3-e, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca üç ay yirmiiki gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, ruhsatsız silah taşımak suçundan 6136 sayılı Kanunun 13/1, TCK’nun 62, 52/2, 53. maddeleri uyarınca on ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve her üç suçtan kurulan hükümlerin CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca açıklanmasının geri bırakılmasına, …’u kasten yaralama suçundan ise beraatine,
Sanık …’nın; …’u kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/1, 86/3-e, 62, 53. maddeleri uyarınca bir yıl on ay onbeş gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, ruhsatsız silah taşımak suçundan 6136 sayılı Kanunun 13/1, TCK’nun 62, 52/2, 53 ve 54. maddeleri uyarınca on ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye,
Sanık …’nın; …’u kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/1, 62, 53. maddeleri uyarınca bir yıl on ay onbeş gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin, …. Ağır Ceza Mahkemesince verilen … gün ve … sayılı hükmün sanıklar müdafileri ile katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince … gün ve …-… sayı ile;
“1- a) Sanık …’un mağdur … ve …’i kasten yaralama ile 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçları yönünden CMK’nun 231. maddesi uyarınca verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar aynı kanunun 231/12. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna tabi olduğundan, itiraz merciince incelenmek üzere kararların inceleme dışı tutulmasına karar verilmiştir.
b) Dosya içeriğine ve gösterilen gerekçeye göre; sanık … hakkında ağır tahrik altında kasten maktül …’yı öldürme suçunun kabulünde ve mahkûmiyet hükmü kurulmasında isabetsizlik görülmemiş, tebliğnamedeki eylemin yasal savunma şartlarında işlendiğine dair bozma öneren düşünceye iştirak edilmemiştir.
2- Sanık …’nın mağdur …’i kasten yaralama ve 6136 sayılı Kanuna aykırılık, sanık …’un …’yı kasten öldürme suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde;
a- Sanık … hakkında kurulan hüküm yönünden;
Suçtan zarar gören ve maktulün oğulları olan mağdur sanıklar … ve … vekillerinin sanık … hakkında adam öldürme suçundan açılan davayla ilgili olarak duruşmada sanığın cezalandırılması talebi ile katılma talebinde bulunduğu halde katılmaları konusunda bir karar verilmediği anlaşılmış ise de, Dairemizce benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.10.2010 tarih ve 2010/149-205 sayılı kararında belirtildiği üzere, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp karara bağlanmayan katılma isteğinin temyiz incelemesi sırasında herhangi bir inceleme ve araştırmayı gerektirmiyorsa karara bağlanması mümkün olduğundan, 5271 sayılı CMK’nun 237/2. maddesi uyarınca, suçtan zarar gören ve maktulün oğulları olan … ve …’nın, sanık … hakkında …’yı öldürme suçundan açılan kamu davasına katılan olarak kabullerine karar verilerek yapılan inceleme sonucunda;
Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık …’un …’yı öldürme suçunun sübutu kabul, oluş ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, cezayı azaltıcı tahrike ve takdire ilişen sebeplerin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık … müdafiinin eksik incelemeye, yasal savunma şartlarının varlığına ve sair nedenlere yönelen, müdahiller … ve … vekillerinin ağır tahrikin bulunmadığına ilişen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle,
Sanık … hakkında …’yı öldürme suçundan kurulan hükmün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak onanmasına, tayin olunan cezanın miktarı ve tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak sanık … müdafiinin tahliye talebinin reddine,
b) Sanık … hakkında kurulan hükümler yönünden;
aa) Sanık …’nın mağdur …’e yönelik eyleminde;
Mağdur …’in tedavisi sırasında vücudundan çıkarılarak tutanakla teslim edilen üç adet mermi çekirdeği parçaları ile ele geçen üç tabancanın Adli Tıp Kurumunun ilgili ihtisas dairesine gönderilerek söz konusu mermi çekirdeği parçalarının hangi tabancadan atıldığının, sanık …’te ele geçen tabancanın olayda kullanılıp kullanılmadığının tespiti yapıldıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayini gerektiği gözetilmeksizin eksik inceleme ile hüküm kurulması,
bb) Sanık … hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçundan kurulan hükümde;
Sanık …’nın ve tanığın ifadesine göre sanıkların olay yerine gelmeden önce araçtan indikten sonra sanık …’in babası olan maktulün üzerinde bulunan dokuz mm’lik tabancayı olay çıkmaması için aldığı ve bu tabancayı olay yerine kadar olan kısa mesafede taşıdığı anlaşılmakla, sanığın suç kastının bulunup bulunmadığının ve 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının karar yerinde tartışmasız bırakılması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile;
“Gayrimenkul ihtilafından dolayı olaydan bir gün evvel, katılan sanık …’nın telefonda sanık …’a sarfettiği ‘bizimle dalga mı geçiyorsunuz, arsaların metrekare birim fiyatları 1.000-1.300 TL arasındadır, bu işi sinkaf ederim, en fazla on seneme malolur’ tarzındaki sözlerin mevcudiyeti ve ertesi gün de …’nın oğulları … ve … ile birlikte sanık …’in işyerine giderek sanık …’in boğazına sarılmak ve omzundan yere çökerterek silahını çekmek ve olay yerinde bulunan sanık …’in müdahalesi nedeniyle elinin aşağıya indirilmesinin sağlanması sayesinde, sanık …’in sol uyluğundan TCK’nun 86/1. maddesi derecesinde yaralandığı, ayrıca ekspertiz raporuyla belirtildiği üzere vücuda isabet etmeyen ancak pantalonuna isabet etmiş üç adet daha kurşun deliğinin bulunduğunun tesbit edildiği, maktul tarafın bununla da yetinmeyerek, maktul …’nın oğulları … ve …’nın tekme tokatla saldırdıkları, sanık …’un kardeşi …’a da yönelttikleri ve onu yere düşürdükleri, sanık …’nın hamili bulunduğu tabancayla …’a ayrıca da 5-6 el ateş ederek, ayaklarında açık ağır kırığa yol açacak şekilde yaraladığı, bu suretle silahla ilk saldırıyı başlatanın … soyadlı sanıklardan maktul … olup, devamını gerek tekme tokatlarla ve gerekse silahla getirenlerin de, maktul …’ya ilaveten maktulün oğulları … ve … olduğu, saldırıya uğrayanların ise sanık … ve kardeşi katılan … olması ve muhtelif şekilde yaralanmaları karşısında, işbu birden fazla silahla ve kaba kuvvetle ve üstelik toplu saldırının mevcudiyeti karşısında, sanık …’un rastgele atışlarla ve sadece tek isabetle maktul …’nın ölümüne sebebiyet verdiği olayda eylemin meşru savunma koşullarında işlendiğinin kabulünde zaruret bulunduğu, anlaşılmaktadır.
…
Haksız tahrik TCK’nun 29. maddesinde, ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerden bir tanesi olarak düzenlenmiştir. Bu hüküm gereğince, haksız tahrikin etkisi altında işlediği suçtan dolayı faile verilecek ceza, belirli bir oranda indirilecektir. Tahrik durumunda failin iradesinde bir zayıflama meydana geldiği düşünüldüğünden, haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan bir faktör sayılmaktadır.
Meşru savunma ise TCK’nun 25-27. maddelerinde düzenlendiği üzere; ‘bir kimsenin ağır ve haksız maddi bir saldırıyı kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak amacı ile gösterdiği zorunlu tepkidir.’ Meşru savunma halinde işlenen fiil, hukuka uygundur. Bunun sebebini hukuk düzeninin, hakkın saldırıya uğramasına izin vermeyeceği esası belirlemektedir.
Saldırıya ilişkin koşullar: Öncelikle saldırı bulunmalıdır. Ancak saldırının varlığını geniş manada almak ve başlayacağı muhakkak olan saldırıya başlanmış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz sona ermemiş saymak gerekir.
Savunmaya ilişkin koşullara bakıldığında ise; savunmada zorunluluk bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir. Saldırıya uğrayanın sadece ve bizzat fail olması da gerekmez. Failin nedeni, savunmaya yönelik olmalı ve kendisini veya yakınını veya üçüncü kişiyi ya da hepsini savunma zaruretinde bulunmalıdır. Öyle ki; failin karşılaştığı koşullarla ve vasıtalarla eş olmayan şekilde savunması veya saldırganları etkisiz hale getirdikten sonrada savunma ve tepkilerinde ısrar etmesi halinde ise, zaruret sınırının aşılmasından söz edilebilecektir. Bu bağlamdada, mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş kapsamında hareket edilip edilmediğinin değerlendirilmesi gerekecektir.
Bu itibarla; hem ‘meşru müdafaa’, hem de ‘haksız tahrikte’ bulunması gereken ortak şart; ‘haksız bir saldırının varlığıdır’ ancak; kişinin hukukça korunan bir hakkına yönelik devam eden bir saldırıya yönelik bir eylemde bulunması durumunda, ‘meşru müdafaa’ ve ‘haksız tahrik’ arasında bir yoğunluk farkı bulunduğundan, sadece TCK’nun 25/1. maddesinde düzenlenmiş olan ‘meşru müdafaa’ hükmü tatbik edilmelidir. haksız tahrik müessesesi, meşru müdafaaya dâhil olup, meşru müdafaanın varlığı halinde tahrikten söz edilemeyecektir. Yerleşik içtihatlarda bu yoldadır. Ancak, haksız saldırı bittikten sonra bir karşı koyma durumu sözkonusu olursa işte o zaman, TCK’nun 25. maddesi değil, TCK’nun 29. maddesi sözkonusu olabilir.
Bu genel açıklamalardan sonra olaya bakıldığında; etraflıca açıklandığı üzere, ölen …, önce sanığa, akabinde de ölenin oğulları … ve … de, sanığın kardeşi …’e tekme tokat ve … ayrıca silahla haksız saldırıyı başlatınca ve buna bağlı olarak hem kendisi ve hem de kardeşi yaralanınca, buna engel olmak amacıyla maktul ve oğullarına silahla ve rastgele atışlarla ateş eden sanık …’in, maktul ve oğulları yere düşünce de, savunmasını sona erdirmiş olduğu ve olayı iradi olarak bitirdiği anlaşılmıştır.
Tüm bu somut tespitlere bakıldığında; sanık …’un kendisinin ve kardeşinin hukukça korunan yaşam haklarına yönelik devam eden haksız bir silahlı saldırıya başka türlü savunma imkanı olmaksızın ve olaydan doğan heyecan, korku ve telaşın reddedilemeyecek varlığından dolayı da saldırı ile orantılı bir şekilde hareket etmek suretiyle karşılık verdiği kabul edilebilecek şekilde hareket ettiği, sonuç ve vicdani kanaatine varılmıştır.” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yarıtay … Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında kasten öldürme suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Sanığın eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirip gerçekleştirmediği,
2- Eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirdiğinin kabulü halinde ise meşru savunmada sınırın aşılıp aşılmadığı,
Noktalarında toplanmaktadır.
İncelenen dosya kapsamından;
12.02.2013 tarihli balistik raporunda; olay yerinde bulunduğu bildirilen 13 adet 9 mm çapındaki mermi kovanı ile 1 adet mermi çekirdeği ve 1 adet mermi çekirdeği gömlek parçasının sanık …’un silahından; 6 adet 7.65 mm çaplı mermi kovanı ile 1 adet mermi çekirdeği ve 4 adet mermi çekirdeği gömlek parçasının ise ölen …’nın silahından atıldıklarının belirtildiği,
05.04.2013 tarihli ekspertiz raporunda, …’nın her iki el içinde ve sağ el dış yüzünde, maktulün sol el içinde, …’un sağ el dış kısmında atış artığı tespit edildiği; sanık … ile … ve … …’da atış artığı bulunmadığı bilgilerine yer verildiği,
Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Daire Başkanlığınca düzenlenen … tarihli otopsi raporunda; ölen …’nın vücudunda, göğüs ön yüzde, orta hattın 5 cm sağında, etrafında vurma halkası bulunan 1 cm’lik ateşli silah mermi giriş deliği, sırtta sol hatta L1 omuru seviyesinde 1 cm’lik ateşli silah mermi çıkış deliği bulunduğu, göğüs ön yüzden giren merminin, cilt-cilt altını katederek batın boşluğuna girdiği, karaciğeri önden arkaya, sağdan sola katettikten sonra ince bağırsak ve mezenterde yaralanma oluşturarak abdominal aortta tam kat parçalı yırtık oluşturduğu, L1 omurunu sıyırarak vücudu terk ettiği, bu yaranın müstakilen öldürücü nitelikte olduğu, ölümün bu yaralanmaya bağlı iç organ ve büyük damar yaralanması sonucu gelişen iç kanama sonucu meydana geldiğinin bildirildiği,
Anlaşılmaktadır.
Mağdur …; olay günü ağabeyi … ve arkadaşları tanık … ile birlikte işyerlerinin önünde bulundukları sırada, maktul … ile oğulları … ve …’in kendilerine doğru geldiklerini, …’nın küçük oğlu …’ın biraz geride beklediğini, …’nın, …’e konuşmak istediğini söylediğini, ağabeyinin ise, “artık benim konuşacak bir şeyim kalmadı” şeklinde cevap verdiğini, …’nın bunun üzerine belinden silahını çıkarıp sol eli ile ağabeyinin omzuna bastırarak kafasına silahı doğrulttuğunu, bu arada gerek abisi gerekse yanında bulunan …’nin …’ya silahı indirmesi için müdahale ettiğini, …’nın silahını ateşleyip, abisini yaraladığını, bu arada …’nın oğulları … ve …’in de tekme tokat kendisine saldırdıklarını, ayrıca yerdeyken …’in yanında getirmiş olduğu silahla kendisine ateş ettiğini, …’nın da …’ten bir dakika sonra tekrar ateş etmeye başladığını, bir süre sonra aldığı yaranın acısıyla kendisini kaybettiğini, abisi …’in de zorunlu olarak kendilerini korumak için bunlara karşılık verdiğini, rastgele ateş açtığını, belki kendisine isabet eden mermilerden abisine ait silahtan da çıkmış mermi olabileceğini, olayda hiç kimseye karşı silahlı ve silahsız müdahalede bulunmadığını, tamamen olayın mağduru olduğunu ifade etmiş,
Tanık …; … ve …’i tanıdığını, olay tarihinde de bir iş nedeniyle onların işyerine gittiğini, dışarıda … ile karşılaştıklarını, daha sonra da …’in bulunduğu çay ocağından çıkınca onunla da selamlaştığını, işyerinin önünde ayakta dururken sonradan isminin … olduğunu öğrendiği maktulün arkasında iki ya da üç kişi olduğu halde yanlarına doğru geldiğini, bu esnada …’in “Benim senin oğlunla konuşacak bir şeyim yok” deyince …’nın sol eli ile …’in sol omzundan tutup, sağ eli ile de belinden çıkardığı silahı havaya kaldırdığını, …’i kafasından vuracak zannıyla hemen müdahale edip tabancayı tutarak aşağı doğru indirmeye çalıştığını, bu sırada …’nın bir el ateş ettiğini, …’in sol baldırından yaralandığını, …’i işhanın içerisine sokmaya çalıştığını, bu esnada …’nın bir el daha ateş ettiğini fakat …’e isabet ettiremediğini, olay yerinde …’nın dışında onunla birlikte gelen şahıslardan birinde daha tabanca gördüğünü, bu şahsın tabancasını havaya doğru kaldırmış vaziyette olduğunu, …’i iş hanına sokmaya çalışırken dışardan üç-dört el silah sesi daha duyduğunu, …’in “…’i dışarda vuruyorlar” dediğini ve yanında bulunan tabancanın ağzına mermi vererek bulunduğu yerdeki duvarın dibinden rastgele, tam olarak sayısını hatırlamadığı sayıda ateş ettiğini, …’in kaldırıma doğru çıktığını, kendisinin de peşinden dışarı çıktığını, arabasını bıraktığı yerin arka kısmında …’i sırt üstü yatarken, onun altında da …’i sırt üstü yatarken gördüğünü, birbirleri ile temas halinde olduklarını, …’in yanına kadar geldiğini, …’in ayaklarında birkaç mermi deliği gördüğünü, kafasının yarılmış olduğunu, yüzünde de darp izi bulunduğunu, yine ağzından da kan geldiğini gördüğünü beyan etmiş;
…; babasının sürekli silah taşıdığını, Kıbrıs gazisi olduğunu, olay yerine giderken babasının “bu iş kaba kuvvet ile halledilmez konuşma ile halledilir” dediğini, olumsuz bir durum olma ihtimaline binaen, babasından silahını aldığını, üzerinde başka silah daha olduğunu bilmediğini, … ve …’da silah olmadığını, ofise doğru yürüyerek geldiklerini, önde babası, arkasında … ve …, en arkada da kendisinin olduğu halde … ile karşı karşıya geldiklerini, babası ile …’in karşılıklı konuşsunlar diye beklediklerini, babasının işyerinden içeri girmek için hamle yapmak istediği sırada …’in önüne geçtiğini, aralarında bir-iki saniyelik konuşma olduğunu ve sonrasında kavga çıktığını, birbirlerine girdiklerini, babası ile sanık …’in silahlarını çekmiş olduklarını ve ikisinin de ateş ettiklerini gördüğünü, … ile … yere düşünce …’ın sadece ayırmak için müdahale ettiğini, …’in onlara doğru ateş ettiğini, o esnada babasının da ateş ettiğini gördüğünü, … ve …’in yerde yattıklarını, …’in bir üst basamaktan ve işyerinin önünden elinde silah ile saklanarak kendilerine doğru rastgele ateş ettiğini, tahminen … ile aralarında 2-3 metre mesafe bulunduğunu, … ateş edince kendisinin de babasına ait silahı çekip havaya kaldırdığını, ateş etmediğini, o esnada ayağından vurulduğunu anladığını, sol ayak topuğundan yaralandığını, bir aracın önüne geçip saklandığını, abisinin sokağın başına doğru süründüğünü gördüğünü, ateş seslerinin yirmi saniye kadar daha devam ettiğini, babasının ufak kardeşine doğru koştuğunu, arkasından da düştüğünü, daha sonra kardeşinin peşinde koşarken babasının da ateş ettiğini, bu anlattıklarının ilk atışlar olduğunu, babasının olay yerinden uzaklaşıp giderken yine silah sesleri duyduğunu, …’in ateş ettiğini, başka ateş edenin bulunmadığını, babasının sırtından vurulduğunu düşündüğünü, babasının kaçarken elinde silah görmediğini, kendisinin ateş etmediğini, babasının silahına da herhangi bir şekilde dokunmadığını, olay yerine geldikleri araçlarını olay yerine yaklaşık bir kilometre uzağa park ettiklerini söylemiş,
Ölenin diğer oğulları … … … ve … da … ile benzer anlatımlarda bulunmuştur.
Sanık …; sabah saat 10.30 civarında iş yerlerinin bulunduğu binanın girişindeki çay ocağına girdiğini, çay içip çıktığında dükkanının önünde … Deniz adlı arkadaşını gördüğünü, kardeşi …’in de yanında olduğunu, … ile sohbet ettikleri esnada sol taraftan üç-dört kişilik bir grubun geldiğini, baktığında da …, … ve maktulü gördüğünü, maktule “sizinle artık işim kalmadı” dediğini, maktulün sol eli ile kendisinin sol omzunu tuttuğunu, arkadan silah çıkarıp kafasına doğru tuttuğunu, …’nin müdahale ettiğini ve sağ omzundan yere bastırdığını, yere düşünce maktulün silahının iki kez patladığını, maktulün silahından çıkan kurşunlardan birinin sol üst baldır dış kısmından girip iç kasık bölgesinden çıktığını, diğerinin ise isabet etmediğini, … ile aralarında iki-üç metre kadar mesafe bulunduğunu, kendisini yaraladıktan sonra maktulün aynı silahla bu defa kardeşi …’e yöneldiğini, …’e yönelmeden önce … ve …’in …’e saldırdıklarını, …’de de silah bulunduğunu, …’in ve maktulün kardeşi …’e ateş ettiğini net olarak gördüğünü, …’in ağzından, kafasından kan geldiğini, o esnada … ve maktulün ateşe devam ettikleri için kendisinin de bulundurma ruhsatlı silahını çekip gelişigüzel yere doğru ateş ettiğini, tahminen sekiz-on el ateş ettiğini ve hedef gözetmediği için de bu atışların nereye gittiğini bilemediğini, amacının kardeşini kurtarmak olduğunu, maktulün olay yerinden kaçarken de bir el daha kendisine doğru çaprazlama ateş ettiğini ancak isabet ettiremediğini, …’in elinde silahla kaçtığını, …’in yerden silah alıp kendisine doğrulttuğunu ancak ateş edemediğini, silahının bulundurma ruhsatlı olduğunu, tüm olayın iki dakika içinde gerçekleştiğini savunmuştur.
Uyuşmazlık konularının sırasıyla ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
1- Sanığın eylemini meşru müdafaa şartları altında gerçekleştirip gerçekleştirmediği;
Meşru savunma, gerek 765 sayılı Kanunun 49/2. maddesinde, gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 25. maddesinde bir “hukuka uygunluk nedeni” olarak düzenlenmiştir. Meşru savunmanın şartlarına ilişkin olarak 765 ve 5237 sayılı Kanunlar arasındaki en önemli fark, “meşru savunma yoluyla korunan hakkın niteliğine” ilişkindir. Bunun dışındaki şartlar açısından her iki düzenleme ile yerleşik uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır.
765 sayılı TCK’nun 49/2. maddesindeki düzenleme; “Gerek kendisinin, gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal def’i zaruretinin bâis olduğu mecburiyetle işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” şeklinde olup, anılan düzenleme ile meşru savunmanın, kişinin kendisinin veya başkasının sadece nefsine veya ırzına yönelik saldırılarda söz konusu olabileceği hüküm altına alınmıştır. Uygulamada en geniş yorumla maddenin “diğer kişilik haklarına yönelik saldırılarda” dahi uygulanabileceği kabul edilmiş ise de, mal varlığına yönelik saldırıları önlemek maksadıyla işlenen fiiller bu kapsamda değerlendirilmemiştir.
Buna karşılık, 5237 sayılı TCK’nun 25/1. maddesinde; “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” şeklinde daha geniş bir hükme yer verilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru müdafaanın kabulü için saldırının “korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması” yeterli görülmüştür.
Gerek öğretide, gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; 765 sayılı TCK’nun 49/2 ve 5237 sayılı TCK’nun 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1- Saldırıya ilişkin şartlar:
a) Bir saldırı bulunmalıdır.
b) Bu saldırı haksız olmalıdır.
c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.
d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır.
2- Savunmaya ilişkin şartlar:
a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkanının bulunmamasıdır.
b) Savunma saldırana karşı olmalıdır.
c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.
Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, “sınırın aşılması” söz konusu olabilmektedir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Müteahhitlik yapan sanık … ile maktul ve ailesi arasında, maktulün evinin bulunduğu arsadan kaynaklanan bir hukuki ihtilaf bulunduğu, tarafların sorunu halledebilmek için birkaç kez görüştükleri ancak bir çözüme ulaşamadıkları, son görüşmelerinden bir-iki gün sonra, maktulün oğlu …’in, sanık …’e telefon ederek arsa yerine satış bedelini ödemeleri durumunda anlaşabileceklerini söylediği, bunun üzerine …’in fiyat araştırması yaptırdıktan sonra …’i telefonla arayarak, emsal arsa fiyatının metrekare başına 400 ilâ 450 TL olduğunu belirttiği, bu cevabı beğenmeyen …’in “siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz, emsal arsaların metrekare fiyatı 1.000 ilâ 1.300 TL, ben böyle işi sinkaf ederim, erkeksen yarın işyerinde olursun en fazla on sene yatarım” diyerek telefonu kapattığı, olay günü; maktul …’nın yanına oğulları …, … ve …’ı alarak sanık … ve ailesine ait müteahhitlik bürosuna gitmek için yola çıktığı, maktulün 7,65 mm çaplı; oğlu …’in ise 9 mm çaplı tabancalarını yanlarına aldıkları, geldikleri aracı park ettikten sonra yürüyerek olay yerine gittikleri, sanık …, kardeşi … ve tanık …’nin büronun bulunduğu işhanının önünde ayakta konuştukları, bu sırada maktul ve oğullarının olay yerine gelmesi ile başlayan kavga sırasında, maktul …’nın sanık …’i omzundan tutarak kendine doğru çektiği ve belinden çıkardığı tabancasını sanığa doğrulttuğu, tanık …’nin müdahalesi sonucu yere düşen sanığa iki el ateş eden maktulün, sanığı sol uyluğundan basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ve yaşamsal tehlike doğurmayacak şekilde yaraladığı, bu esnada maktulün oğulları … ve …’in de sanığın kardeşi …’e saldırarak darp etmeye başladıkları, tanık …’nin yaralanan sanık …’i işhanının girişine çekmesi üzerine, maktulün bu kez oğlulları … ve … tarafından yere düşürülerek darp edilen …’e ateş ederek diz üstü ve diz altından dört isabetle yaşamsal fonksiyonları ağır (6.) derecede etkileyecek, sol femur ve sol tibia açık kırığına neden olacak şekilde yaraladığı, sanığın maktulün kendisine ve kardeşi …’e yönelen bu silahlı saldırısını defetmek maksadıyla rastgele silahla ateş ederek tek isabetle maktul …’nın oğlu …’i üst bacak bölgesinden, maktulün diğer oğlu …’i sol topuk bölgesinden yaraladığı, maktul …’yı ise göğüs ön yüzden vurarak ölümüne neden olduğu olayda; kendisini silahla yaralayan ve akabinde darp edilmiş vaziyette yerde yatmakta olan kardeşi …’e de dört el silahla ateş eden maktüle devam eden yaşama hakkına yönelik haksız saldırısını bertaraf etmek maksadıyla o anki hal ve koşullara göre başka türlü hareket etme imkanı bulunmadığından hamili bulunduğu silahıyla ateş ederek maktulün ölümüne neden olan sanığın eylemini meşru savunma şartları altında gerçekleştirdiği kabul edilmelidir.
Çoğunluk görüşüne iştirak etmeyen dört Genel Kurul Üyesi; “İtirazın reddine karar verilmesi gerektiği” görüşüyle karşıoy kullanmışlardır.
2- Meşru müdafaada sınırın aşılıp aşılmadığı;
Sınırın aşılmasını 765 sayılı TCK’na göre oldukça farklı şekilde düzenleyen 5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinde;
“1)Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez” denilmektedir. Kanun maddesi ve gerekçedeki anlatımın aksine öğretide kabul edilen görüşe göre, “Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması” ibaresini “Hukuka uygunluk hallerinde sınırın aşılması” olarak anlamak gerekir. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. bası, Ankara, 2013, s. 413-425; Ersan Şen,Yeni TCK Yorumu, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2006, C.1, s.74-77; Mahmut Koca, Yeni TCK’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Ceza Hukuku Dergisi, S.1, Ekim 2006, s.111 vd.; Sedat Bakıcı, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2. bası, s.615 vd.; Haydar Metiner-Ahsen Koç, TCK Genel Hükümleri, Ankara, 2008, C.1, s. 692 vd.) Nitekim 5271 sayılı CMK’nun hüküm çeşitlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanununda dört hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiş olup, bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, “sınırın aşılması” bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, TCK’nun 27. maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde “beraat” kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nun 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilecektir.
TCK’nun 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır.
Aynı maddenin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;
1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,
2- Saldırıya ilişkin şartların var olması,
3-Savunmaya ilişkin şartlardan “ölçülülük ya da orantılılık” şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,
4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, “heyecan, korku veya telaşa” kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir.
Nitekim Ceza Genel Kurulunun 05.10.2010 gün ve 175-182 ile 31.03.2009 gün ve 201-81 sayılı kararlarda da aynı hususlara vurgu yapılmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Birinci uyuşmazlık konusunda açıklandığı üzere meşru savunma durumunda olan sanığın maktulün oğulları … ve …’e yaptığı gibi hayati bölgesine hedef almadan ateş ederek saldırıyı bertaraf etmesi mümkün iken yakın mesafeden maktulü göğsünden vurması eyleminde, saldırı ve savunmaya ilişkin diğer şartların bulunduğunda şüphe bulunmamakta ise de, savunma ile saldırı arasındaki denge savunma lehine bozulmuş olup dolayısıyla da ölçülülük ya da orantılılık ilkesi ihlal edilmiştir. Ancak üç oğlu ile birlikte olay yerine gelen ve oğullarında da silah bulunan maktül tarafından silahla yaralanan ve darp edilmiş vaziyette yerde yatan kardeşine de maktül tarafından ateş edildiğini gören sanığın olayın gelişimi ve gerçekleşme biçimi nazara alındığında meşru savunmada sınırı mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aştığının kabulü gerekir. Sanığın maruz kaldığı saldırının etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması, bunun sonucunda da meşru savunma sınırını aşması hayatın olağan akışında beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma şartları gerçekleşmiştir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi …; “Yerel mahkeme ve Özel Dairenin eylemin haksız tahrik altında işlenmiş kasten öldürme suçunu oluşturduğu düşüncesinin aksine; sanık …’in maktul …’ya karşı eyleminin meşru savunma koşulları altında gerçekleştirildiği konusunda, Ceza Genel Kurulu çoğunluğu ile aramızda herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Muhalif kalınan husus, eylemin TCK’nın 25/1. maddesi kapsamında mı, yoksa 27/2. maddesi kapsamında mı değerlendirilmesi gerektiğine ilişkindir. Genel Kurul çoğunluğunca eylemin TCK’nın 27/2. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Kanaatimiz ise; meşru savunma koşullarının oluştuğundan bahisle TCK’nın 25/1. maddesine istinaden beraate hükmedilmesi gerektiği yönündedir. Bu nedenle, karşıoy kullanmak zarureti hasıl olmuştur.
Karşıoy gerekçesi aşağıdaki gibidir:
Bir eylemin suç sayılabilmesi için, suçun maddi ve manevi unsurlarının bulunması yanında, hukuka uygunluk nedenlerinden herhangi birisinin de bulunmaması gerekir. Aksi halde, hukuka aykırılık sözkonusu olmayacağından, suç ta oluşmayacaktır. TCK’da dört ayrı hukuka uygunluk nedenine yer verilmiştir. Bunlar; meşru savunma, hakkın icrası, ilgilinin rızası ve kanunun emrini yerine getirme olup konumuzu ilgilendiren ise meşru savunmadır.
Meşru savunma, TCK’nın 25/1. maddesinde; ‘Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.’ şeklinde düzenlenmiştir.
Meşru savunmada sınırın aşılması ise, TCK’nın 27. maddesinde, hukuka uygunluk nedeni olarak değil de, kusurluluğu etkileyen sebeplerden birisi olarak düzenlenmiştir. Madde metni şu şekildedir: ‘(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur. (2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.’
Sanık hakkında; meşru savunma halinde CMK’nın 223/2-d maddesi uyarınca beraate, meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı aşılması durumunda CMK’nın 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, sınırın kast olmaksızın aşılması halinde ise indirimli cezaya hükmedilir.
TCK’nın 25/1. maddesi kapsamında ‘meşru savunmanın varlığı’ kabul edildiğinde, eylem hukuka uygun hale geldiğinden, suç oluşmamıştır. TCK’nın 27/2. maddesi kapsamında, meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı aşılması durumunda ise ortada bir suç vardır ancak bu suç açısından sanığın ‘kusursuz’ olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla, bu durumdaki sanığa ceza verilmemesi yöntemi benimsenmiştir.
TCK’nın 27/2. maddesindeki durumun gerçekleşebilmesinin önşartı da TCK’nın 25/1. maddesinde düzenlenmiş bulunan ‘meşru savunmanın saldırı ve savunmaya’ ilişkin koşullarının gerçekleşmiş bulunmasıdır.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından, meşru savunmanın koşullarından kısaca bahsetmek gerekebilir:
1)Saldırıya ilişkin şartlar
a)Bir saldırı olmalıdır.
b)Saldırı haksız olmalıdır.
c)Saldırı korunabilen bir hakka yönelmelidir.
d)Saldırı halen devam ediyor olmalıdır. Devam eden bir saldırıdan maksat, halihazırda gerçekleşen veya henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmesi yada bitmiş ama tekrarı muhakkak olan bir saldırıdır.
2)Savunmaya ilişkin şartlar
a)Savunmada zorunluluk olmalıdır. Zorunluluktan maksat, failin kendisine veya başkasına ait hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkanının olmamasıdır.
b)Savunma saldırana karşı olmalıdır.
3)Orantılılık (Ölçülülük) şartı
Savunma ile saldırı orantılı olmalıdır. Orantılılıktan kasıt, savunmanın saldırıyı etkisiz bırakacak nitelik ve ölçüde olmasıdır.
Savunmanın hukuka uygun olabilmesi için savunma hakeretinin, maruz kalınan saldırıyı defedecek ölçüde olması gerekir. Savunma ile saldırının orantılı olmaması durumunda ise, meşru savunmada sınırın aşılmasından bahsedilir. Bu nedenle, burada üzerinde durulması gereken konu, ‘orantılılık’ koşuludur:
Kanunumuzda bu koşul, ‘saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu’ biçiminde ifade edilmiştir. Dolayısıyla, savunmanın saldırıyı defedecek ölçüde olup olmadığı ‘o andaki hal ve koşullara göre’ belirlenmelidir. Buna göre; burada önemli olan husus, savunmada kullanılan aracın saldırıyı uzaklaştırmaya yetecek ölçüde kullanılıp kullanılmadığıdır.
Sınırın aşılıp aşılmadığını belirlemede, Yargıtay’ın 765 sayılı Kanun döneminde vermiş olduğu kararlar, 5237 sayılı Kanun döneminde de yol gösterici olmaya devam edecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10.03.1998 gün ve 2-370/75 sayılı kararı ile Birinci Ceza Dairesenin birçok kararında açıkça ifade edildiği gibi, ‘Sanığın içinde bulunduğu ruh halinin …bir tarzda göz önünde tutulması gerektiği gibi, saldırının halen varlığını geniş manada anlamak ve başlayacağı artık muhakkak olan saldırıyı başlamış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz bitmemiş saymak zorunludur. Kişiye yasal savunmada hiçbir şekilde kaçma yükümlülüğü yüklenemez.’
Başlangıçta saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların bulunmasına rağmen, ‘orantılılık’ koşulu ihlal edilmek suretiyle, meşru savunmada sınır üç şekilde aşılabilmektedir:
1)Sınır doğrudan kast veya olası kast ile aşılmış ise, fail meydana gelen neticeden sorumlu olacaktır.
2)Sınır bilinçli veya basit taksirle aşılmış ise; 27. maddenin 1. fıkrası uyarınca hareket edilmelidir.
3)Sınır mücbir sebeple (mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı) aşılmış ise; 27. maddenin 2. fıkrasının uygulanması gerekir.
Şu halde; meşru savunmanın saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların varlığının tespit edildiği hallerde; sınırın aşılıp aşılması belirlenerek, sınırın taksirle ya da mücbir sebeple aşıldığı hallerde 27. madde tatbik edilmeli, kasten aşıldığı hallerde ise suçun kanunda yazılı cezası verilmelidir.
Kanunun 27. maddesinin 1. fıkrası ceza sorumluluğunu kaldıran tüm nedenlerle ilgili olarak (sadece meşru savunma değil) uygulanabilirken, 2. fıkrada, sadece meşru savunma ile ilgili olmak üzere, sınırın aşılması halinde kusurluluğu ortadan kaldıran bir hale yer verilmiştir. Buna göre, meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez. Bu gibi hallerde, failin, içinde bulunduğu ruh durumu göz önünde tutularak, saldırı veya tehlike karşısında gereğinden fazla ve sınırı aşan bir karşı koymada bulunduğunun farkında olup olmadığının araştırılması gerekir.
Bununla birlikte; sınırın mücbir sebeple aşılıp aşılmadığı hususu ancak sınırın aşıldığının duraksamasız olarak tespit edilebildiği durumlarda önem kazanır.
Bu aşamada; meşru savunmada sınır ne zaman aşılmış olacaktır ya da orantılılık ilkesinin ihlal edilip edilmediği hangi ölçülere göre belirlenmelidir, sorusunun cevabı önem kazanmaktadır:
Öldürmek suretiyle meşru savunmada bulunulan olaylarda, meşru savunmada bulunulmak suretiyle ihlal edilen, ‘bir insanın yaşama hakkı’ olduğuna göre, saldırının da o derece önemli bir hakka yönelmesi gerekir. Bu hakların başında yaşama hakkının geldiğinde kuşku yoktur. Başka bir deyişle, kişi kendisinin veya başkasının yaşam hakkına yönelik bir saldırı vuku bulduğunda, bunu saldırganın yaşam hakkında son vermek suretiyle defedebilir. Bunun için, yaşam hakkına yönelik saldırının devam ediyor olması, başlamamış ancak başlayacağı mutlak olması ya da bitmiş ancak tekrar başlayacağı muhakkak olması gerekir. Önemli olan saldırının o an itibarıyla ulaştığı nokta değil, müdahale edilmediği takdirde ulaşabileceği noktadır. Dolayısıyla, bir kişi kavga sırasında tabancasını çektikten sonra, karşıdaki kişinin kafasına, göğsüne değil de, ayağına ya da sağına, soluna, boşluğa ateş ediyor olsa bile, bu hareketin muhatabı olan kişi açısından saldırganı öldürme suretiyle meşru savunmada bulunma hakkı doğmuş olur. Zira, bu durumda meşru savunmanın koruduğu değer ‘yaşam hakkı’ olup kişinin yaşam hakkını korumak için daha ciddi bir yaralanmaya maruz kalması beklenemez. Gergin bir ortamda silahın doğrultulduğu an yaşam hakkına yönelik saldırının başladığı ve eş zamanlı olarak savunmaya hak kazanıldığı andır. Bu durumun aksinin kabulü, belirtilen durumlarda meşru savunmayı anlamsız kılacaktır. Nitekim, dolu bir tabancanın kişiye yöneltilmesi ile ateşlenmesi arasındaki zaman farkı ancak saniyelerle ölçülebilir, aynı şekilde bir kişinin ayağına ateş edildikten sonra göğsüne ateş edilmesi için tabancanın ucunun yukarıya doğru 20 cm daha kaldırılması yeterli olacaktır. Bu durumda, saldırıya maruz kalana, ‘saldırgan seni gerçekten öldüreceğini ortaya koyana kadar bekle’ anlamına gelecek şekilde yorumda bulunmak, meşru savunma müessesesini anlamsız hale getirecektir. Bir başkasına hasmane bir tutumla silahını tevcih eden kişinin, karşısındaki tarafından meşru savunma koşulları altında öldürülme riskini göze aldığının kabul edilmesi gerekir. Hukuk düzeni, yaşam hakkına saldırılan kişiye, kaçma, saklanma, sabretme, acıma gibi yükümlülükler de yükleyemez. Saldırıya maruz kalan, imkan ve fırsatını bulduğu takdirde saldırganı öldürebilmelidir. Yine saldırının, savunmada bulunan kişinin yaşam hakkına yönelik olması ile üçüncü bir kişinin yaşam hakkına yönelik olması arasında bu açıdan fark bulunmamaktadır.
Somut olaya ilişkin değerlendirmeye gelince;
Yerel mahkeme kabulünün aynen, ‘…mağdıır-sanıklar … ve …’nın maktulün oğlu, sanık … ile katılan …’un kardeş oldukları, … ailesi ile Karul ailesi arasında İstanbul … …Mahallesi, 7224 ada, 9 parsel sayılı taşınmazın sanık …’un amcasının oğlu … ve … tarafından amcaları …’a satılması konusunda anlaşmazlık bulunduğu, sanığın babası …’un taşınmazı bir inşaat firmasına satması nedeniyle maktul ve oğullları ile sanık tarafı arasında arsanın metre kare fiyatı konusunda anlaşmazlık çıktığı, sanık …’in ihtilaflı arsa karşılığı metre kare fiyatı 400-450 TL vermeyi teklif ettiği, olay günü öncesi sanık … ile mağdur-sanık … …’nın telefonda arsa değeri konusunda tartıştıkları, mağdur- sanık …’in telefonda sanık …’e ‘siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, böyle işin a… koyarım, arsaların metre karesi 1000-1300 TL arasında, adamsanız yarın yazıhanede durursunuz, en fazla 10 seneye malolur’ diye küfredip tehdit ettiği, olay günü olan 06.02.2013 günü saat 11.30 sıralarında maktul … ile 3 oğlu mağdur- sanıklar … Honca, … ve tanık … … …’nın birlikte sanık … ve kardeşi katılan …’in …desi üzerindeki işyerine arsa fiyatı meselesini görüşmek üzere geldikleri, maktülün oğlu … …’ın kendilerine ait araç yanında kalıp olaya katılmadığı, maktul … ile mağdur sanıklar … ve …’in işyerinin önünde çay içmekte olan sanık …’in yanına geldikleri, katılan …’in de …’in yanında bulunduğu, maktul …’nın sanık …’e arsa fiyatını konuşmak için geldiklerini söylemesi üzerine, sanık …’in ‘konuşacak bir şey kalmadı’ diye maktulü terslediği, bunun üzerine maktulün sanık …’in boynundan sıktığı, silahını çıkardığı, sanık …’in de emanette kayıtlı bulundurma ruhsatlı Jericha marka silahını çıkardığı, sanık …’in yanında bulunan tanık … …’nin maktülün elinden tutarak olayın büyümesini engellemeye çalıştığı, bu sırada maktul …’nın silahını ateşleyerek sanık …’i sol uyluk bölgesinden yaraladığı, maktülün oğulları mağdur-sanıklar … ve …’nın da sanık …’in kardeşi …’e saldırıp yere düşürüp tekme tokatla vurmaya başladıkları, sanık …’nın emanette kayıtlı 3411 seri numaralı ruhsatsız silahla …’e doğru bir kaç el ateş edip yerde yatan …’i ayağından yaraladığı, maktul …’nın da …’e doğru ateş ettiğini gören sanık …’in evde bulundurma ruhsatlı ancak üzerinde taşıdığı tabanca ile maktul … ve mağdur-sanık … ve …’e doğru birden fazla ateş ettiği, sanık …’in silahından çıkan mermilerinden birinin maktul …’ya isabet ettiği, dosya arasında mevcut ATK’nun 26/02/2013 günlü otopsi raporuna göre maktülün göğüs ön yüz orta hat 5 cm sağından giren mermi sonucu maktülün kaldırıldığı hastanede öldüğü, …sanık …’in silahından çıkan mermilerle de mağdur-sanıklar … ve …’nın bacaklarından yaralandıkları …’ şeklinde olduğu ve Özel Dairece de bu kabulün benimsendiği olayda;
… ve Karul aileleri arasında yaşanan anlaşmazlıklar ve tartışma nedeniyle, olay günü maktul … ve oğullarının, sanık …’un bulunduğu işyerine gelmelerinin hemen ardından, …’in kendisini terslemesine kızan …’nın, tabancasını çekip …’e doğrulttuğu, bunun üzerine …’in de tabanca çıkarttığı, tam o sırada …’nın ateş edip …’i bacağından yaraladığı, aynı anda …’nın oğulları … ve …’in, …’in kardeşi …’e saldırıp yere düşürdükleri, daha sonra …’in yere düşen …’i ayağından vurduğu, … ve …’in de … tarafından silahla yaralandıkları, maktul ve sanıktan her birinin birçok kez ateş ettiği ve tüm olayın bir dakikadan daha az bir sürede dar bir ortamda gerçekleştiği cihetle;
Maktulün olay yerine geldikten birkaç saniye sonra tabancasını çekip sanığa ateş etmesinin ‘sanığın yaşam hakkına yönelik’ haksız bir saldırı olması nedeniyle, bu hareketle birlikte sanık açısından savunmaya ilişkin koşulların oluştuğu, kaldı ki, maktulün bununla yetinmeyip rastgele ateş etmeye devam ettiği, bunun olay yerinde ele geçen mermi kovanlarından açıkça anlaşıldığı, sanığın da gerek kendisinin, gerekse olay yerinde bulunan diğer yakınlarının yaşam hakkına yönelik saldırıyı defetmek için maktule bir el ateş edip onu göğsünden vurduğu ve ölümüne neden olduğu anlaşılmaktadır.
Olayda saldırı ile ile savunma arasında orantı bulunmaktadır. Zira, maktulün başlamış ve devam eden bir saldırısı vardır, bu saldırı gerek sanık, gerekse olay yerindeki diğer yakınlarının yaşama hakkına yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır, sanığın ise bu saldırıyı bertaraf etmek için başka bir imkanı yoktur. Nitekim, saldırı devam ettiği sürece, saldırgan etkisiz hale getirilinceye kadar ateş etme hakkının bulunduğu kabul edilmesi gereken sanık tarafından, maktule sadece bir kez ateş edilmiş olması da sınırın aşılmadığını açıkça göstermektedir. Keza, maktulün ayağından vurulması gibi tedbirlerin saldırıyı önleyebilme ihtimalinin bulunmaması, kaçma, saklanma gibi hareketlerin de meşru savunmanın mahiyetiyle bağdaşmaması nedeniyle, ‘sanık kendisine ve yakınlarına dar bir ortamda ateş etmeye devam eden bir kişiye karşı nasıl davransaydı sınırı aşmamış olurdu’ sorusunun, sanığın gerçekleştirdiği eylem dışında bir cevabı yoktur.
Açıklanan bütün nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının, sanık … hakkında TCK’nın 25/1. maddesi uyarınca meşru savunma nedeniyle ‘beraate’ hükmedilmesi gerektiğinden bahisle kabul edilmesi gerektiği düşüncesinde olduğumdan; itirazın, sanık hakkında TCK’nın 27/2. maddesi uyarınca uygulama yapılması gerektiği gerekçesiyle kabulüne ilişkin çoğunluk düşüncesine iştirak etmiyorum.”
Ondört Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç olarak Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin onama kararının sanık … yönünden kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün, adı geçen sanığın kasten öldürme fiilini meşru savunmada sınırın aşılması suretiyle işlendiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, bozma kararı gereğince bu suçtan tutuklu bulunan sanığın tahliyesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay … Ceza Dairesinin … gün ve …-… sayılı onama kararının sanık … yönünden KALDIRILMASINA,
3- …. Ağır Ceza Mahkemesinin … gün ve … sayılı hükmünün, sanığın kasten öldürme fiilini meşru savunmada sınırın aşılması suretiyle işlediğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Bozma kararı gereğince bu suçtan tutuklu bulunan sanığın TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini için YAZI YAZILMASINA,
5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 01.03.2016 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden de oyçokluğuyla karar verildi.]
TCK m. 27/2 için dört koşulun birlikte aranması gerektiği sistematik biçimde ortaya konmuştur. Yargıtay CGK, E. 2017/893 K. 2018/33, T. 13.02.2018. İkinci fıkranın uygulanabilmesi için; meşru savunma ile korunabilecek hak, saldırı koşulları, orantılılık sınırının savunma lehine ihlali ve bu ihlalinin mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaştan kaynaklanması — dört koşulun tamamı birlikte gerçekleşmelidir.
Yargıtay CGK, E. 2017/893 K. 2018/33 – Tam Metin
[Kararı veren
Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi
Mahkemesi:Ağır Ceza
Günü: 29.01.2008, 15.09.2009
Sayısı: 260-6, 207-292
Sanık …’in, … ve …’nu olası kastla öldürme suçundan 5237 sayılı TCK’nun 81/1, 21/2, 62, 63 ve 53. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis, …’ı olası kastla yaralama suçundan aynı Kanunun 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 21/2, 63 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis, …’ü olası kastla yaralama suçundan aynı Kanunun 86/2, 86/3-e, 21/2, 62, 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.750 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına; hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümleri yönünden mahsuba ve hak yoksunluğuna ilişkin Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.01.2008 gün ve 260-6 sayılı kısmen resen temyize tabi olan hükümlerin, sanık müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.04.2009 gün ve 6917-1880 sayı ile; sanık hakkında olası kastla öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına, mağdur …’ı olası kastla yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün ise TCK’nun 62. maddesi yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiş; sanığın mağdur …’e yönelik olası kastla yaralama suçundan kurulan hüküm yönünden ise;
“…Sanığın sabıka kaydındaki cezanın silinme koşullarının oluşup oluşmadığı ve cezanın ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı hususları araştırılarak, sonucuna göre; hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesi uyarınca, sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince 15.09.2009 gün ve 207-292 sayı ile; sanığın ilk hükümdeki gibi 5237 sayılı TCK’nun 86/2, 86/3-e, 21/2, 62, 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.750 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 22.06.2010 gün ve 1334-4687 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.02.2017 gün ve 399264 sayı ile;
“… İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık;
1) Hükümlü … hakkında …’yı öldürmeye teşebbüs suçundan kamu davası açılması sağlanıp bu dosyayla birleştirilerek meşru savunma koşullarının tartışılmasının ve meşru savunma koşulları oluşmuş ise …., …, … ve …’e yönelik eylemler bakımından da bu hükümlerin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin,
2) Kabule göre de, hükümlü … hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekip gerekmediğinin, belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanık …’in suç tarihinden yaklaşık dört ay önce tanık …’ndan olayın meydana geldiği …. isimli iş yerini satın aldığı, (devirden sonra iş yerinin adı Birgüler Gıda olarak değişmiştir.) aralarında yaptıkları anlaşma gereğince …’nun … ve … kardeşlere olan borcunu da ….’in devraldığı, borcun miktarı konusunda tarafların farklı beyanları olmakla birlikte, ….’in savunmasına göre devraldığı borç miktarının 111.500 Lira olduğu, ….’in iş yerini devraldıktan sonra bu borcun yaklaşık 75.000 Lirasını nakit olarak ödediği, bakiye borç için …ve …’ya dosya arasında fotokopisi bulunan 26.04.2007 düzenleme tarihli, 30.07.2007 ödeme günlü, 35.000 Lira bedelli bono verdiği anlaşılmaktadır. Dosya arasındaki iddia, savunma ve delillere göre, söz konusu bononun vadesi gelmesine rağmen ödenmemesi sebebiyle …. ile …ve … arasında husumet oluştuğu, Karakaya kardeşlerin, borcu ödemesi konusunda ….’i sıkıştırmaya başladıkları, ….’in çek verme teklifini kabul etmeyen …’nın suç tarihinde saat 16.30 sıralarında üç adamıyla birlikte ….’in iş yerine geldiği, üç adamının dışarıda beklediği, ….’in iş yerinde olmadığını görünce çalışanlara nerede olduğunu sorduğu, çalışanların ….’in dışarıda olduğunu söylemeleri üzerine, onu telefonla arayarak küfürler ettiği, bir süre daha iş yerinde bekledikten sonra tekrar ….’i aradığında cevap vermemesi üzerine küfürler ve tehditler savurarak iş yerinin cam vitrinlerini kırmak, zeytinleri yere dökmek, baharat tezgâhını devirmek ve buzdolabı ile şarküteri dolabını tekmelemek suretiyle iş yerine zarar verdiği ve yarım saat sonra tekrar geleceğini, ….’i öldüreceğini söyleyerek adamlarıyla birlikte iş yerinden ayrıldığı (… hakkında tehdit suçundan beraat kararı verilmiş ise de, çalışanlarının ….’e Hasan’ın kendisini tehdit ettiğini iletmeleri sebebiyle, bu bilginin ….’in içinde bulunduğu ruh halinin anlaşılabilmesi açısından önemli olduğu düşünülmüştür.), bunun üzerine iş yeri çalışanlarının ….’in Çankaya ilçesinde bulunan diğer iş yerinde çalışan maktul …’nu arayarak olayı kendisine anlattıkları ve yanlarına gelmesini söyledikleri, ayrıca ….’i de arayarak durumu kendisine bildirdikleri, bu sırada gıda toptancıları çarşısındaki depoda bulunan ….’in Ulus’taki Birgüler Gıda isimli iş yerine gitmek üzere yola çıktığı, yolda giderken, daha önce …’nın yanında çalışmış olması sebebiyle olayı yatıştırabileceğini düşündüğü …’nu arayarak Ulus’taki iş yerine gitmesini söylediği, ayrıca iş yerinde meydana gelen zararla ilgili olarak polis merkezini de aradığı, iş yerine geldiğinde dağınıklığı ve zararı görmesi üzerine …’yı arayarak neden böyle olduğunu sorduğunda Hakan’ın ‘O benim abim, biz adamı böyle yaparız’ diye cevap verdiği, bu görüşmeden yaklaşık 5-10 dakika sonra telefonuna gelen çağrılara döndüğünde cevap veren …’nın paranın tamamını istediği ve ….’in aksi ispatlanamayan savunmasına göre iş yerine geleceğini ve ….’i öldüreceğini söylediği, yaklaşık yarım saat sonra saat 17.30-18.00 sıralarında …’nın Mercedes Vito marka beyaz renkli minibüsle olayın meydana geldiği iş yerinin önündeki yolun karşına gelerek aracı park ettiği, minibüsten inerken marketin içinde bulunan ….’e ‘Şerefsizlik yapma, paramı ver’ diye bağırarak bagaj kapağını açtığı, bu sırada iş yerinde bulunan ve …’nın araçtan silah aldığını düşünen maktul …’nun ‘Dur, bırak’ şeklinde bağırıp koşarak onu durdurmaya çalıştığı, bunu gören ….’in marketin içinden ‘Silahım var, başımı belaya sokma’ şeklinde bağırdığı, … ile … arasında bu şekilde mücadele sürerken …’nın silahlı olduğunu düşünen ….’in panik halinde dışarı çıkarak maktul …’nun kardeşi olan tanık …’nun beyanına göre önce havaya doğru ateş ettiği, daha sonra …’nın bir ara …’nun elinden kurtulduğunu görünce, kendisine ateş edeceğini düşündüğü …’ya doğru ateş etmeye başladığı, bu şekilde yaptığı atışlar sonucu tabancasından çıkan mermilerden iki tanesinin olayı engellemeye çalışan …’na, bir tanesinin ise olayla ilgisi bulunmayan ve o sırada oradan geçmekte olan …’a isabet ettiği, bu kişilerin bu şekilde öldükleri, ayrıca o sırada ….’in iş yerinin karşısındaki tatlıcıda bulunan ve yine olayla ilgisi bulunmayan …’la …’ün de isabet almaları sonucu yaralandıkları anlaşılmaktadır.
1) Hükümlü … hakkında …’yı öldürmeye teşebbüs suçundan kamu davası açılması sağlanıp bu dosyayla birleştirilerek meşru savunma koşullarının tartışılmasının ve meşru savunma koşulları oluşmuş ise …, …, … ve …’e yönelik eylemler bakımından da bu hükümlerin uygulanmasının gerekip gerekmediği;
İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemelere bakıldığında;
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun ‘Meşru savunma ve zorunluluk hali’ başlıklı 25. maddesinin 1. fıkrası;
‘Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.’,
‘Sınırın aşılması’ başlıklı 27. maddesi;
‘(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.’hükmünü içermektedir.
Bu düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, meşru savunma 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 25. maddesinde bir ‘hukuka uygunluk nedeni’ olarak düzenlenmiştir. Gerek öğretide, gerekse yerleşmiş içtihatlarda vurgulandığı üzere; meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1- Saldırıya ilişkin şartlar:
a) Bir saldırı bulunmalıdır.
b) Bu saldırı haksız olmalıdır.
c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.
d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır.
2- Savunmaya ilişkin şartlar:
a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkanının bulunmamasıdır.
b) Savunma saldırana karşı olmalıdır.
c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.
İtiraza konu olay bakımından önem arz etmesi nedeniyle, savunmaya ilişkin şartlardan, savunmanın saldırana karşı olması hususu üzerinde durulmalıdır. Bilindiği gibi, meşru savunma haksız bir saldırı nedeniyle ve bu saldırıyı ortadan kaldırmak amacıyla yapılmaktadır. Bu sebeple, savunma saldırıya ve saldıran kişi veya kişilere karşı yapılmalıdır. Saldırıda bulunmayan bir kişiye karşı savunmada bulunulamayacağından, meşru savunma gerçekleşmiş olmaz; eylemden dolayı failin sorumluluğu devam eder. Ancak, eylem bir bütün olarak hukuka uygun olduğunda savunma içeren hareketin ‘sapma’ sonucu diğer bir kişiye zarar vermesi halinde, failin meşru savunmadan yararlandırılması gerekir. Meşru savunma halinde bulunan, ancak kusuru bulunmaksızın ‘sapma’ sonucu diğer bir kişiye zarar veren kişiyi bu eylemden sorumlu tutmak, hukuka uygunluk nedenlerinin yapısıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü, bu nedenlerin varlığı halinde failin tüm eylemleri hukuka uygundur (Osman YAŞAR / Hasan Tahsin GÖKCAN / Mustafa ARTUÇ, Yorumlu – Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, C.1, s.711; Veli Özer ÖZBEK, Türk Ceza Kanununun Anlamı (Açıklamalı – Gerekçeli – İçtihatlı) – İzmir Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2010, C.1, s.399; …HAKERİ, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 16. Baskı, Ankara, 2013, s.311; Timur DEMİRBAŞ, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2013, s.283; Fahri Gökçen TANER, Türk Ceza Hukukunda Meşru Savunma, Ceza Hukuku Dergisi, S.12, Nisan 2010, s.241). Örneğin, kendisine saldıran (A)’nın ateşine karşılık veren (F)’nin yaptığı atışın, (A)’nın eğilmesi sebebiyle arkasındaki (B)’ye isabet etmesi halinde, (F)’nin meşru savunmadan yararlanması gerekir.
Sınırın aşılması ise; savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda söz konusu olabilmektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 27. maddesinde düzenlenen ‘sınırın aşılması’ bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, maddenin 1. fıkrasındaki durumda kusurluluğu azaltan, 2. fıkrasındaki durumda ise kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Maddenin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır.
TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında ise, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;
1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,
2- Saldırıya ilişkin şartların var olması,
3-Savunmaya ilişkin şartlardan ‘ölçülülük ya da orantılılık’ şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,
4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilmektedir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, ‘heyecan, korku veya telaşa’ kapılarak meşru müdafaada sınırı aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır.
Nitekim Ceza Genel Kurulunun 22.03.2016 gün ve E 1160-141, 01.03.2016 gün ve 1039-96 ile 24.03.2015 gün ve 815-71, 06.05.2014 gün ve 1557-233 sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Dosya arasında mevcut delillere göre ve yukarıda anlatıldığı şekilde ….’in eylemi …’dan kendisine yönelen saldırıdan kurtulmak amacıyla işlediği, her ne kadar …’nın suç tarihi itibarıyla parada sahtecilik suçu dışında herhangi bir adli sicil kaydı bulunmamakta ise de, dosya arasında mevcut bilgi ve belgelerden, … ile kardeşi …hakkında çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, tehdit gibi suçlardan adli işlemler yapıldığı, hatta …’nın bu suçlardan tutuklandığı, bu eylemleri sebebiyle kendisinden çekinilen bir kişi olduğu, hakkında bu suçlardan kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının bulunmamasının gerek …. …, gerekse çevrede kendisini tanıyan diğer kişiler üzerinde korkutucu etkisinin bulunmasını engellemeyeceği, suça konu olaydan önce de …’in iş yerine adamlarıyla gelip iş yerini dağıtması ve her ne kadar hakkında beraat kararı verilmiş ise de iş yerine geldiğinde ….’i öldüreceğini söylediğinin iş yeri çalışanları tarafından ….’e iletilmesi, olay zamanında ….’in iş yerine geldiğinde minibüsten indikten sonra küfürler ederek minibüsün bagajını açması, bunu gören maktul …’nun araçtan tüfek çıkaracağını düşünerek onu engellemeye çalışması ve tanıklar …, …, …, Müslüm Çolak ve …’nin …’nın elinde pompalı tüfek veya tüfeğe benzeyen bir cisim olduğunu gördüklerini beyan etmeleri birlikte değerlendirildiğinde, …’in eylemi meşru savunma içerisinde gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin araştırılıp tartışılması gerekmektedir. Yargılamaya konu olayla ilgili olarak …’in ateş ederken hedef aldığı …’ya yönelik gerçekleştirdiği eylem için …. hakkında herhangi bir dava açılmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple, öncelikle …’in …’ya yönelik gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak kamu davası açılması sağlanıp bu dosyayla birleştirilerek sanığın …’ya yönelik eylemi meşru savunma içerisinde veya meşru savunma sınırlarının aşılması kuralları çerçevesinde gerçekleştirip gerçekleştirmediği belirlendikten sonra, olası kastla …, …, … ve …’e yönelik gerçekleştirdiği eylemler bakımından da yukarıda izah edilen ‘sapma’ kuralları çerçevesinde hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ve incelemeyle mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle hükümlerin bozulmasına karar verilmesi yerine, yukarıda yazılı şekilde onanmasına karar verilmesinin isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır.
2) Kabule göre de, haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekip gerekmediği;
İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemeye bakıldığında;
5237 sayılı TCK’nun ‘Haksız tahrik’ başlıklı 29. maddesi;
‘Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir’,hükmünü içermektedir.
Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik; kişinin haksız bir fiilin kendisinde oluşturduğu hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu durumda fail, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında meydana getirdiği karışıklığın bir sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir. Bu bakımdan haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan bir nedendir. Başka bir ifadeyle, haksız tahrik halinde failin iradesi üzerinde bir zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır.
Haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gereklidir:
a) Tahriki oluşturan bir fiil bulunmalı,
b) Bu fiil haksız olmalı,
c) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,
d) Failin işlediği suç, bu ruhi durumun tepkisi olmalı,
e) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.
Yukarıda meşru savunmanın saldırana karşı olması şartı hakkında yapılan açıklamalar, haksız tahrik teşkil eden eylemin mağdurdan sadır olması şartı hakkında da geçerlidir. Bu bakımdan, failin haksız tahrik altında gerçekleştirdiği hareketinin ‘sapma’ sonucu diğer bir kişiye zarar vermesi halinde, haksız tahrik hükümlerinden yararlandırılması gerekmektedir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Yukarıda izah edildiği gibi, …’nın …’e gerek gıyabında, gerekse yüzüne karşı hakaret etmesi, iş yerini dağıtarak zarar vermesi ve olay yerine gelerek ona saldırmaya kalkması hususları birlikte değerlendirildiğinde, …’dan kaynaklanan haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında gerçekleştirdiği eylem sonucu olası kastla … ile …’nu öldürme ve … ile …’ü yaralama suçlarından hüküm kurulurken haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Esasında tamamen …. ile … arasındaki bir husumette, ….’in maruz kaldığı haksız fiiller sebebiyle içinde bulunduğu panik haliyle açtığı ateş sonucu olaydan önce ve sonra hiç de istemeyeceği bir şekilde iki kişinin ölümü, iki kişinin de yaralanmasıyla neticelenen olayda; maktul …’nun kardeşi …’nun aşamalarda verdiği ifadelerde olaydan …’yı sorumlu tutması, …’nın minibüsün bagajından çıkardığı tüfeğin namlusunu gördüğünü, ….’in …’nu yanlışlıkla vurduğunu, ….’den şikâyetçi olmadığını söylemesi, olayda yaralananların da şikâyetçi olmadıklarını söylemeleri, yine maktullerin eşlerinin de olay sebebiyle şikâyetçi olmadıklarını beyan etmeleri göz önünde bulundurulduğunda, sanık …’in karşılaştığı ceza, miktarı itibarıyla, ceza adaleti bakımından hakkaniyetli olmayacaktır. Bu sebeple … hakkında hükmedilen cezalardan 5237 sayılı TCK’nun 29. maddesi uyarınca indirim yapılması gerekirken, hatalı değerlendirmeyle yazılı şekilde fazla ceza verilmesi nedeniyle hükümlerin bozulmasına karar verilmesi yerine, yukarıda yazılı şekilde onanmasına karar verilmesinin isabetli olmadığı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.04.2017 gün ve 619-1080 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık … hakkında genel güvenliği kasten tehlikeye sokma suçundan ceza verilmesine yer olmadığına dair hüküm ile mala zarar verme suçundan verilen beraat kararı ve sanık … hakkında tehdit suçundan verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin; sanık … hakkında hakaret suçundan verilen mahkûmiyet hükmü Özel Dairece kesin nitelikteki hükme ilişkin temyiz talebinin reddedilmesi suretiyle, sanık … hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve sanık … hakkında mala zarar verme suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ise Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında maktuller … ve …’nu olası kastla öldürme; mağdurlar … Ünügör ve …’ı olası kastla yaralama suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanık hakkında olası kastla öldürme ve olası kastla yaralama suçlarından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı; eksik araştırma ile hüküm kurulmadığının kabul edilmesi durumunda sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
14.03.2007 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat eden tanık …’nun, Ankara ili, Altındağ ilçesi, Ulus Semtinde bulunan Suluhan Çarşısında uzun yıllardır gıda ticareti yaptığını, yanında çalışan maktul … tarafından zarara uğratıldığını ve borçlandırıldığını, hukuki olmayan güçlerini kullanan … ile …’nın da aralarında bulunduğu kişilerden korkarak senet imzaladığını, bu şahıslar tarafından tehdit edildiğini belirterek şikâyetçi olduğunu ifade ettiği,
Şikâyete konu Hasan ve … kardeşlerin, Numune Hastanesi, Ankara Lisesi ve çevresinde aracını park eden şahıslardan cebir ve tehditle para talep ettikleri, kamu görevlilerini darbettikleri ve birtakım başka suçları işledikleri iddiasıyla Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılamalarının yapılarak, cürüm işlemek için örgüt kurmak suçundan mahkûmiyetlerine karar verildiği, hükümlerin Yargıtay 15. Ceza Dairesince “Suç işlemek için örgüt kurmak suçundan hüküm kurulurken silahlı olan sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’nun 313/3. maddesinin de tatbik edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi” eleştirisiyle 25.02.2012 tarihinde onanarak kesinleştiği,
08.08.2007, 09.08.2007 ve 10.08.2007 tarihli olay yeri inceleme raporlarında; olayın Ulus Suluhan Çarşısında 38 numaralı iş yerinin önünde meydana geldiği, iş yeri girişine en yakını 530 cm, en uzağı 961 cm mesafede bulunan 9 mm çapında 9 adet boş kovan ile 1 adet dolu fişek ve iş yeri girişine 8 metre mesafede kan birikintilerin bulunduğu, sanığa ait bu iş yerinin karşısındaki Pak İş isimli iş yerinin vitrininde, yerden 115 cm yüksekliğinde 1 adet mermi isabet izi ve bu iş yerinin içerisinde kan lekelerinin olduğu, … adına kayıtlı Mercedes Vito marka aracın ön camında 1 adet mermi izinin bulunduğu, sanığa ait Birgüler isimli iş yerindeki zeytin tezgahının camında 15×20 cm boyutlarında kırık olduğu tespitlerine yer verildiği,
10.08.2007 tarihli otomobil arama tutanağında; … adına kayıtlı aracın içinde sanık … tarafından 26.04.2007 keşide ve 30.07.2007 ödeme tarihli 35.000 Lira bedelli hamiline düzenlenmiş 1 adet senedin ele geçirildiğinin ifade edildiği,
15.08.2007 tarihli uzmanlık raporunda; suçta kullanılan 1935 model Browning marka yarı otomatik tabancanın, mekanik bir arızasının bulunmadığının, olay yerinde bulunan 9 adet boş kovanın sanık tarafından teslim edilen bu silahtan atıldığının belirtildiği,
10.08.2007 ve 10.09.2007 tarihli uzmanlık raporlarında; sanığa ait iş yerinin önündeki yolda bulunan kan lekeleri ile …’ya ait Mercedes Vito marka aracın iç kısmında bulunan kan lekelerinin maktul …’na, Pak İş isimli iş yerinde ve …’ya ait aracın bagaj bölmesindeki kan lekelerinin ise bir başka erkek şahsa ait oldukları; maktul …’a isabet eden merminin uzak atış mesafesinden ateşlendiği, sanığın elinde atış artığına rastlanılmadığı bilgilerine yer verildiği,
Sanık … hakkında düzenlenen adli raporda; baş sağ tarafta minimal ödem, sağ göz çevresinde yüzeysel çizikler bulunduğu, tespit edilen yaralanmaların basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte oldukları tespitlerine yer verildiği,
İnceleme dışı sanık … hakkında düzenlenen adli raporda ise; sol koltuk altında 3×2 cm büyüklüğünde, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte kızarıklık ve deri soyulması bulunduğunun ifade edildiği;
Anlaşılmaktadır.
Mağdurlar … ve … kollukta ve mahkemede; olay günü sanığın iş yerinin karşısında bulunan fırından tatlı aldıklarını, bu sırada dışarıdan silah sesleri geldiğini, isabet eden mermilerle yaralandıklarını, olayı görmediklerini; mağdur … mahkemede ayrıca; yaralandıktan sonra …’ya ait aracın bagajında hastaneye götürüldüğünü, panik hâlinde olduğunu, bagajda silah görmediğini,
Tanık … kollukta; sanığa devrettiği iş yerini 22 yıl boyunca kendisinin işlettiğini, işlerin kötü gitmesi üzerine Hasan ve … kardeşlerin de aralarında bulunduğu kişilere borçlandığını, Karakaya’lara yaklaşık 120.000 Lira borçlu olduğunu, iş yerini 400.000 Lira karşılığında sanığa devrettiğini ancak sanıktan sadece 2.000 Lira nakit para aldığını, mevcut borçların sanık tarafından üstlenilmesi suretiyle devrin gerçekleştiğini, sanık ve Karakaya kardeşler ile kendisinin, birlikte borçların yapılandırılmasını görüştüklerini, Karakaya’lardaki senetleri geri aldığını, sanık ile Karakaya’ların ise kendi aralarında yeni senet düzenlediklerini, maktul …’nun uzun yıllar yanında çalıştığını ve Karakaya kardeşlerle çok samimi olduğunu, devirden sonra birkaç kez sanığı gördüğünü, senetleri ödemesi hususunda tembihte bulunduğunu, mahkemede; Karakaya kardeşlerden tehdit almadığını,
Tanık … kollukta; sanığın iş yerinin yanında dükkânı bulunduğunu, daha önceden de tanıdığı …’nın olay günü saat 17.00 sıralarında aracıyla yalnız olarak olay yerine geldiğini, park ettiği aracının arkasına geçtiğini, “Paramı ver, şerefsizlik yapma” diye bağırdığını, maktul …’nun koşarak …’ya sarıldığını, “Aman ağabey ne yapıyorsun” dediğini, bu sırada sanık …’in tabancasıyla dükkândan çıktığını, bir şey söylemeksizin yaklaşık 3 metre uzağında yumak hâlinde bulunan maktul … ile …’ya doğru 1 el ateş ettiğini, silahın ateş almaması üzerine sanığın silahın mekanizması ile oynayarak tekrar tetiğe bastığını, 4-5 el hedef alarak ateş ettiğini, 2 veya 3. atıştan sonra maktul …’nun yere düştüğünü, kendisinin olay yerinden kaçtığını, olaydan önce …’nın yanında 10 kişi ile birlikte sanığın dükkânına baskın yaptığından haberinin olmadığını, mahkemede; önceki ifadesini tekrar ettiğini, olaydan önce sanıktan alacağını tahsil için gelen …’nın sanıkla irtibat kuramadığı için çok sinirli olduğunu, kendisine çay ikram ettiğini, yaşanan tartışma sırasında …’nın aracının bagajının açık olduğunu, bagajın kapağını kendisinin kapattığını, bagajda silah veya pompalı tüfek görmediğini, …’nun koşarak …’ya sarıldığı sırada da Hasan’ın elinde silah bulunmadığını, şoka girmiş gibi görünen sanığın …, … ve kendisinin oluşturduğu insan yumağına ateş etmeye başladığını,
Tanık … kollukta; Ulus Hali civarında topladığı kağıtları satarak geçimini sağladığını, sanığı, …’nu, Hasan ve …’yı tanıdığını, olay günü …’nın beyaz renkli Mercedes Vito marka aracını sanığın iş yerine 3 metre mesafede park ettiğini, araçtan iner inmez bağırmaya başladığını, kendisinin de merak ederek olanı biteni izlemeye başladığını, …’nın bağırması üzerine sanığın iş yerinden maktul …’nun koşarak çıktığını ve “Sen ne olur bir şey yapma, ben bu konuyu halledeceğim” diyerek …’ya sarıldığını, bu sırada sanığın da iş yerinden çıkmaya çalıştığını ancak iş yerindekilerin sanığa engel olmaya çalıştıklarını, kısa bir süre sonra silah sesleri duyduğunu, sanığın iş yerinin kapısında elinde silahla sağa sola rastgele ateş etmeye başladığını, çevredekilerle birlikte yere yattığını, saklandığı yerden izlemeye devam ettiğini, herhangi bir hedef gözetmeyen sanığın rastgele peş peşe ateş ettiğini, silah sesleri kesilince sanığın olay yerinden kaçtığını, olay sırasında …’nın elinde herhangi bir cisim görmediğini, maktul … ile yaralılardan birini …’nın aracına bindirdiklerini, Hasan’ın yaralıları hastaneye götürdüğünü, mahkemede ise; önceki ifadesini doğruladığını, olay sırasında kendini yere attığı için olayı göremediğini,
Tanık … kollukta; sanığın iş yerinde çalıştığını, maktul …’nun da kardeşi olduğunu, olay sabahı dükkânı açtığını, daha önceden tanıdığı …’nın yanında 4-5 kişi ile birlikte gelerek sanığı sorduğunu, iş yerinde olmadığını söyleyerek sanığa telefonla ulaşmaya çalıştığını, ancak ulaşamadığını, bunun üzerine …’nın bağırarak küfretmeye başladığını, tezgâhta bulunan malzemeleri eli ile vurarak kırıp döktüğünü, daha sonra sanığı öldüreceğini söyleyerek ayrıldığını, kendisinin tekrar sanığı arayarak olanları anlattığını, 45 dakika sonra sanığın dükkâna geldiğini, sanıktan 15 dakika sonra da …’nın beyaz renkli Mercedes Vito marka aracı ile geldiğini, hızla aracın bagajına yöneldiğini, kardeşi olan maktul …’nun koşarak sanığa tehditler savuran …’nın yanına gittiğini, …’nın açtığı bagajın içinden bir şeyler çıkarmaya çalıştığını, tüfeğin namlusunu gördüğünü ancak tüfeği net göremediğini, sanığın bu sırada “Silahım var, vururum” diye bağırdığını, sanığı sakinleştirip elindeki silahı almaya çalıştığını, ancak kendisini iten sanığın tabancasını ilkinde havaya doğru ateşlediğini, daha sonra ise sağa sola ateş ettiğini, sanığın …’ya doğru ateş ettiği sırada …’nın maktul …’nu önüne çektiğini, maktulün bu şekilde yaralandığını, sanığın kaçmaya başladığını, daha sonra 3 kişinin daha vurulduğunu öğrendiğini, kardeşi olan maktulü …’nın kendi aracı ile hastaneye götürdüklerini, mahkemede ise; …’nın aracından iner inmez bagajdan tüfek aldığını gördüğünü, olay bittikten sonra aracının yanına geldiğinde ise Hasan’ın elinde tüfek görmediğini,
Tanık … kollukta ve mahkemede; sanığın iş yerinde çalıştığını, sanık ile Karakaya kardeşler arasında borç – alacak ilişkisinden kaynaklanan husumet bulunduğunu, olay günü …’nın yanında 5 kişi ile birlikte geldiğini, sanığı sorduğunu, iş yerinde olmadığını öğrenince kızarak etrafa zarar verdiğini, çalışan …’na hitaben “Yarım saat sonra tekrar geleceğim, patronuna söyle buraya gelsin, yoksa onu da seni de öldüreceğim” diyerek gittiğini, durumu sanığa telefonla bildirdiklerini, sanığın gelip etrafı toparladığını, polisi aradığını, polis beklerken …’nın beyaz renkli Mercedes marka aracı ile geldiğini, iş yerinin önündeki kaldırıma çıkarak park ettiğini, küfretmeye başlaması üzerine sanığın da dükkânın kapısına çıkarak “Küfretmeyi bırak, bak üzerimde silahım var, başımı belaya sokma” dediğini, …’nın küfretmesi üzerine sanığın silahını çıkarıp 1 el havaya ateş ettiğini, bunun üzerine …’nın aracının arkasına gidip bagajı açtığını ve bir şeyler almaya çalıştığını, bu sırada maktul …’nun dükkândan çıkarak …’ya sarıldığını, “Hasan, sakın yapma; bırak ben halledeceğim” dediğini, …’nın elindeki tüfeği göremediğini sadece namlusunu görebildiğini, sanığın silahını ateşlemesi üzerine …’nın …’nun arkasına saklandığını, art arda silah sesleri duyduğunu, … yere düşünce …’nın kaçmaya başladığını, bu sırada sanığın havaya ateş etmeyi sürdürdüğünü, sanığın da olay yerinden kaçtığı sırada …’nın kullandığı aracın yanındaki kişilerle bir arbede yaşandığını,
Tanık … kollukta; sanığın iş yerinde çalıştığını, …’nın aracı ile iş yerine geldiğini, koşarak aracının bagajını açtığını, tehdit ederek sanığı dışarıya çağırdığını, dükkândan çıkan …’nun …’ya sarılarak meseleyi halledeceğini söylediğini, bu sırada …’nın elinde parlak metal bir şey gördüğünü, tüfek olduğunu sanarak korktuğunu, bakliyat varilinin arkasına saklandığını, silah sesleri duyduğunu, mahkemede ise; Hasan’ın bagajda bir şeyler aradığını ancak herhangi bir cisim göremediğini,
Tanık … kollukta ve talimatla alınan ifadesinde; sanığın iş yerinde çalıştığını, olay günü …’nın tek başına dükkâna gelerek tezgâhı dağıttığını, tekrar geleceğini söyleyerek ayrıldığını, yaklaşık yarım saat sonra sanığın geldiğini, polisi aradığını, polislerden önce …’nın beyaz renkli bir araçla gelerek aracın bagajına yöneldiğini, maktul …’nun engel olmaya çalıştığı sırada sanığın silahla bu araca ateş ettiğini, kendisinin korkarak dükkânın arkasına kaçtığını, olayın devamını görmediğini,
Tanık … kollukta ve mahkemede; olay yerine yakın bir taksi durağında çalıştığını, saat 18.00 sıralarında 7-8 el silah sesi duyduğunu, maktul … ile yaralıları …’nın aracına bindirdiklerini, minibüsün açık olan bagajında herhangi bir şey olmadığını,
Tanık … Cumhuriyet savcılığında; …’nın yanında çalıştığını, Hasan’ın sanıktan alacağı olduğunu, 3 ay boyunca sanığın senetleri ödemeyerek kendilerini mağdur ettiğini, mahkemede; olay günü Hasan ile birlikte sanığın iş yerine parayı alabilmek için gittiklerini, bir saate yakın beklemelerine rağmen sanığın gelmediğini, yemek yeyip tekrar geldiklerinde Hasan’ın sinirlenerek zeytin camekanını kırdığını, “Bir saat sonra tekrar geleceğim, paramı hazırlasın” diyerek ayrıldığını,
İlk kez kovuşturma aşamasında ifadesi alınan tanık Müslüm Çolak; olay günü belediye otobüsünde yolculuk ettiğini, silah sesleri duyunca baktığında, kısa boylu kel bir kişinin elinde pompalı tüfekle arka sokaklara doğru koşmakta olduğunu gördüğünü,
Tanık … Cumhuriyet savcılığında ve mahkemede; … ile kardeş olduklarını, otopark işlettiğini, sanığın devraldığı iş yerinin önceki sahibine ödünç para verdiklerini, işletmeyi sanığın devralması ile alacaklarını yeniden yapılandırdıklarını, 120.000 Lira olan alacağın büyük kısmının sanık tarafından ödendiğini, 35.000 lira tutarındaki senedin ise vadesinde ödenmediğini, senet yerine sanığın kendilerine bir çek verdiğini, ancak bu çekin, düzenleyenin imza yetkisi olmadığı gerekçesiyle ödenmediğini, sanığın bu şekilde kendilerini oyaladığını, olayı görmediğini, abisinin sanıkla görüşmeye gideceğini öğrenince merak saikiyle, çalışanıyla olay yerine doğru aracıyla yola çıktığını ancak olay nedeniyle yol kapandığı için olay yerine yaklaşamadığını, olaydan sonra sanık ve çevresinden korktuğu için kaçtığını, abisinin tüfek taşıdığına ilişkin bilgisinin bulunmadığını,
İnceleme dışı sanık … aşamalarda; kardeşi ile otopark işlettiğini, biriktirdikleri paradan yaklaşık 130.000 Lirayı kendilerinden maddi destek isteyen ve sanığın devraldığı Ulus Suluhanda bulunan iş yerinin ilk sahibi tanık …’na senet karşılığı verdiklerini, karşılık beklemeksizin borç olarak verdikleri bu paranın 110.000 Liralık kısmının ödenmediğini, işletmeyi sanığın devralması üzerine bir araya gelerek alacakları olan paranın akıbetini görüştüklerini, parayı hemen ödeyeceğini söyleyen sanığın kendilerini oyalamaya başladığını, araya hatırlı kişilerin girmesi üzerine sanığa 4 ay kadar mehil tanıdıklarını, sanığın olaydan 1 ay kadar önce 75.000 Liralık nakit ödeme yaptığını, kalan tutar için kendilerine çekler verdiğini ancak bu çeklerin sahte çıktığını, sanığa, paraya çok ihtiyaçları olduğunu söylemeleri üzerine, sanığın olay günü kısmi bir ödeme yapacağını söylediğini, bunun üzerine olay günü sanığı ve iş yerindeki telefonu defalarca aradığını, cep telefonunu açmayan sanığın dükkândaki çalışanlarına da kendisi için dükkânda değil şeklinde yalan beyanda bulundurduğunu, bunun üzerine sanığın iş yerine tek başına gittiğini, tanık Çağlayan’a patronu sanığı sorduğunu, telefonla arattırdığını, sanığın, beklemesini, bir kişi ile emanet gönderdiğini söylemesi üzerine dükkânda yaklaşık 1,5 saat beklediğini, gelen olmadığını, dışarı çıktığında komşu esnafın sanığı kastederek “Para vereceği yok, sen gelmeden yarım saat önce ayrıldı” demesi üzerine, sinirlenerek tekrar sanığın iş yerine girdiğini, hakaret ederek elini kolunu salladığını, bu sırada bazı eşyanın devrilmiş olabileceğini, parasını ödemelerini isteyerek ayrıldığını, bir saat kadar sonra sanığı telefonla aradığını, sanığın kendisini dükkâna çağırdığını, parayı vereceğini söylediğini, kardeşi Hakan’ı telefonla arayarak bilgi verdiğini ve Mercedes Vito marka aracıyla tek başına olay yerine geldiğini, araçtan inip sanığı elinde silahla dükkânda görünce korunmak maksadıyla bagajını açtığı arabasının arkasına saklandığını, parasını ödemesi için sanığa bağırıp küfrettiği sırada önceden tanıdığı maktul …’nun koşarak yanına geldiğini, sanığın kendisini engellemeye çalışan işçilerini iterek ilk önce arabasına ateş ettiğini, daha sonra kendisini hedef alarak ateş etmeye başladığını, önünde bulunan maktul …’nun vurulduğunu, kendisinin de koltuk altını sıyıran bir mermiyle yaralandığını, Ulus Haline doğru kaçmaya başladığını, sanığın da ardından ateşe devam ettiğini, sanığın olay yerinden kaçtığını görünce mermisinin bittiğini anladığını, olay yerine döndüğünü, maktul … ile yaralıları aracına bindirerek hastaneye götürdüğünü, aracında kesinlikle tüfek bulunmadığını, bulunması hâlinde araca binenler tarafından görülebileceğini, olay sırasında sanıkla aralarında 3 ila 5 metre mesafe bulunduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık … aşamalarda; olayın meydana geldiği Ulus Suluhan Çarşısındaki Birgüler isimli marketin sahibi olduğunu, burayı yaklaşık 4 ay önce 400.000 Lira bedelle …’ndan devraldığını, iş yerinin 400.000 Lirayı bulan borcunu bu şekilde üstlendiğini, mal sahibine nakit olarak sadece 2.000 Lira verdiğini, Karakaya kardeşlere olan borcun 75.000 Liralık kısmını ödediğini, kalan kısım için olaydan bir gün önce …’nın işlettiği otoparkta Karakaya’lara çek vermeyi önerdiğini, …’nın bu görüşme sırasında “Seni de Hacı gibi mi yapalım, ben bu parayı almayı bilirim” şeklinde tehditvari sözler sarf ettiğini, olayların büyümemesi için olay gününü kastederek “Yarın size çekleri veririm” diyerek oradan ayrıldığını, olay günü Gimat’ta bulunan depoya gittiğini, çekleri hazırladığını, Suluhandaki iş yerine … ile buluşmaya gideceği sırada, çalışanı ….’nun telefonla kendisini aradığını, Hasan’ın adamları ile gelip marketi dağıttıklarını, tehditler savurup biraz sonra tekrar geleceğini belirterek gittiğini söylediğini, bunun üzerine diğer marketinde çalışan maktul …’nu durumdan haberdar edip Ulus’taki markete çağırdığını, polise de haber verdirdiğini, markete geldiğinde etrafın dağıtılmış olduğunu gördüğünü, …’yı arayarak sitem ettiğini, Hakan’ın ise “ O benim ağabeyim, biz adamı böyle yaparız, sen bunları hak ettin” dediğini, çay içtiği esnada telefonuna gelen cevapsız çağrıyı görünce bu numara sahibini aradığını, telefonu …’nın açtığını, “Ben paramın tamamını isterim, vermezsen dükkânına gelip seni öldürürüm, zaten geldim bulamadım, yeniden geleceğim” şeklinde sözler sarf ettiğini, bu görüşmeden yaklaşık 5 dakika sonra …’nın iki araçla ve yaklaşık 10 kişilik grupla iş yerine geldiğini, beyaz renkli Mercedes Vito marka araçtan Hasan ve adamlarının, gri renkli BMW marka araçtan ise …ve adamlarının indiklerini, Hasan’ın araçtan iner inmez bagajı açıp pompalı tüfek aldığını, tüfeği kendisine doğrultup “Seni öldüreceğim” demesi üzerine çalışanı maktul …’nun engel olmak için …’yı tutmaya çalıştığını, bu sırada kendisinin de silahını alıp iş yerinin kapısında beklemeye başladığını, …’nın maktul …’nun elinden kurtulup kendisine doğru geldiğini, tüfeği doldur – boşalt yapınca korkutmak amacıyla havaya ateş ettiğini, olayın korkusu ve linç edileceğini düşünerek hedef gözetmeksizin ateş etmeye başladığını, kendini kaybettiğini, silahla ateş etmesi bittikten sonra hepsi de silahlı olan … ve dört adamının kendisine saldırdıklarını, başına silah kabzasıyla vurulduğunu, ancak bu kişilerin elinden kaçarak kurtulduğunu, pişman olduğunu,
Savunmuştur.
Meşru savunma, 5237 sayılı TCK’nun birinci kitabının, ikinci kısmının, “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlıklı ikinci bölümünde, 25. maddenin 1. fıkrasında; “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” şeklinde bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının “korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması” yeterli görülmüştür.
Öğretide; “Bir kimsenin, kendisini veya başkasını hedef alan bir tecavüz, saldırı karşısında, savunma amacına matuf olarak ve bu saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanması” (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, Adalet Bakanlığı Yayınları, 3. Bası, Ankara, 2006, s. 364); “Bir kimsenin kendisine veya başkasına yöneltilen ağır ve haksız bir saldırıyı uzaklaştırmak amacıyla gösterdiği zorunlu tepki” (Kayıhan İçel, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınları, İstanbul, 2014, s. 307); “Kişilerin saldırıya karşı verdikleri kendini veya diğer bir insanı koruma içgüdüsünden kaynaklanan doğal tepkinin hukuken meşru görülmesi” (Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s. 697) şeklinde, 765 sayılı TCK’nun yürürlükte olduğu dönemde Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında “Bir kimsenin ağır ve haksız bir tecavüzü kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak amacı ile gösterdiği zorunlu tepki” olarak tanımlanan meşru savunma; bir kimsenin, gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakkı hedef alan, gerçekleşen ya da gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, saldırı ile eşzamanlı olarak hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde, kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak mecburiyetiyle saldırıda bulunan kişiye karşı işlediği ve hukuk düzenince meşru kabul edilen fiillerdir.
Gerek öğretide, gerekse Yargısal kararlarda vurgulandığı üzere;
5237 sayılı TCK’nun 25/1. maddesinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1- Saldırıya ilişkin şartlar:
a) Bir saldırı bulunmalıdır.
b) Bu saldırı haksız olmalıdır.
c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.
d) Saldırı ile savunma eş zamanlı bulunmalıdır.
2- Savunmaya ilişkin şartlar:
a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.
b) Savunma saldırana karşı olmalıdır.
c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.
Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, “sınırın aşılması” söz konusu olabilmektedir.
Sınırın aşılması 5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinde;
“(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez” şeklinde düzenlenmiştir.
Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, “sınırın aşılması” bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp TCK’nun 27. maddesinin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddesinin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde “beraat” kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nun 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilecektir.
TCK’nun 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır.
5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;
1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,
2- Saldırıya ilişkin şartların var olması,
3- Savunmaya ilişkin şartlardan “ölçülülük ya da orantılılık” şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,
4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, “heyecan, korku veya telaşa” kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir.
TCK’nun 29. maddesinde ise haksız tahrik;
“Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir” şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.
Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik halinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır.
Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için;
a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,
b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,
c) Failin işlediği suç, bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,
d) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda, 765 sayılı Kanunda yer alan “ağır – hafif tahrik” ayırımına son verilerek; tahriki oluşturan fiilin, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilip, sanığın iradesine etkisi göz önünde bulundurulmak suretiyle, maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda cezasından makul bir indirim yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da maktulden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir.
Öte yandan 5237 sayılı TCK’nun “Hata” başlıklı 30. maddesi;
“Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.
Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır” şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarih ve 25869 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanunun dördüncü maddesi ile eklenen “İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz” biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır.
Maddede çeşitli hata halleri düzenlenmiş olup, birinci fıkrasında suçun maddi unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir.
Maddenin ikinci fıkrası ile kişinin, suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususundaki hatasından yararlanması öngörülmüştür. Buna göre; örneğin, kardeşi olduğunu bilmediği birisini öldüren fail, kasten öldürme suçunun nitelikli hallerinden olan kardeşini öldürmekten değil, kasten öldürmenin temel şeklinden sorumlu olacak, değersiz zannederek değerli bir kolyeyi çalan fail hakkında da değer azlığı hükmü uygulanacaktır.
Üçüncü fıkrada ceza sorumluluğunu kaldıran ya da azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış, fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata halleri düzenlenmiştir. Failin bu hükümden yararlanabilmesi için, içerisinde bulunduğu şartlar bakımından hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir.
5377 sayılı Kanun ile eklenen dördüncü fıkrada ise, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüş, diğer bir ifadeyle eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmiş ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Hatanın kaçınılmaz olduğunun tespitinde kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içerisinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre şartları göz önünde bulundurulacaktır.
Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup, hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilinden dolayı sorumlu tutulacak, ancak bu hata temel cezanın tayininde dikkate alınacaktır.
Bu aşamada uyuşmazlığa ilişkin olarak maddenin üçüncü fıkrasının daha ayrıntılı ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
5237 sayılı TCK’nun 30. maddesinin üçüncü fıkrasında “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır” hükmü yer almaktadır. Fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata hâlleri düzenlenmiştir. Hatanın kaçınılmaz olması halinde, fail bu hatasından yararlanacaktır. Kaçınılmazlık hâli takdir edilirken, failin gereken dikkat ve özeni göstermesi durumunda bu hataya düşüp düşmeyeceği belirlenmelidir.
Ceza sorumluluğunu kaldıran meşru savunma ile azaltan nedenlerden olan haksız tahrikin varlığı konusunda da hataya düşülebilir. Meşru savunma koşullarının veya haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz hataya düşen fail bu hükümlerden yararlanacaktır. Fakat burada hatanın kaçınılmaz olması zorunludur. Buna karşılık, hata kaçınılabilir bir hata ise, yani failin kişisel özellikleri göz önüne alındığında, daha dikkatli ve özenli davranması durumunda hatasından kaçınılabilecekse başka bir anlatımla hata meydana gelmeyecekse artık meşru savunma veya haksız tahrik hükümlerinden yararlanamayacaktır.
Öğretide bu konuya ilişkin olarak; “… Örneğin, kendisine köy kahvesinde küfür eden B’yi kahve çıkışında dövmek için geçeceği yol üzerinde bekler. Yoldan geçenin görünüş olarak B’ye çok benzeyen C olduğunu gece karanlığının da etkisiyle fark etmeyip ona sopayla birkaç kez vursa kaçınılmaz bir hata içinde olduğu kabul edilebilirse A haksız tahrik hükmünden yararlanabilecektir. Ancak gerekli özeni gösterseydi gece de olsa yoldan geçenin C olduğunu fark edebilecek idiyse artık tahrikten yararlanamaz” (Veli Özer Özbek, Ceza Hukuku Dergisi, sayı 7, Türk Ceza Hukukunda Hata, s. 93), “Kusurluluğu azaltan bir nedenin maddi koşullarında hataya düşülmüşse kişi yanılgısı kaçınılmaz nitelikteyse bundan istifade eder ve ilgili kusurluluğu azaltan halden faydalanır. Bununla birlikte, hatası kaçınılabilir mahiyette ise, artık kusurluluğu azaltan sebepten faydalanamaz” (M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, s. 531) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konuları birlikte değerlendirildiğinde;
Sanık …’in olaydan dört ay kadar önce Hasan ve …’ya borçlu olan …’dan olayın meydana geldiği iş yerini satın aldığı, devir işlemleri sırasında tarafların borçları yeniden yapılandırdıkları, ödeme koşullarını tekrar belirledikleri, sanığın, Hasan ve …’ya ödenmesi gereken borcun 75.000 Liralık kısmını süreç içerisinde ödediği, ödenmeyen 35.000 Liralık kısım için senet düzenlendiği, senet vadesinde ödenmeyince taraflar arasında bu konuda tartışmalar başladığı, sanığın Karakaya kardeşlerin elinde bulunan senedi iade etmeleri durumunda ödemeyi çekle yapmayı önerdiği, nakit paraya acil olarak ihtiyaçları olduğunu ifade eden Hasan ve …’nın sanığa borcun ödenmesi hususunda ısrar etmeleri üzerine, yapılacak ödemeyi almak için 07.08.2007 günü …’nın, sanığın Ulus Suluhanda bulunan iş yerine gittiği, beklemesine rağmen sanığın iş yerine gelmemesine sinirlenerek gıyabında sanığa hakaretlerde bulunduğu, iş yerindeki zeytin kavanozunu devirerek cam tezgâhı kırdığı ve tekrar geleceğini söyleyerek olay yerinden ayrıldığı, çalışanların kendisini telefonla araması ile durumdan haberdar olan sanığın, ortamın gergin olduğunu sezerek Karakaya’lar ile iyi münasebeti bulunan çalışanı maktul …’nu Suluhandaki iş yerine çağırdığı, olay yerine gelen sanığın çalışanlardan bilgi aldığı, tekrar geleceğini söyleyerek ayrılan …’nın gelişini beklemeye başladığı, çok geçmeden …’nın Mercedes Vito marka aracı ile sanığın iş yerinin önüne geldiği, kaldırıma park ettiği aracından indikten hemen sonra sanığa hakaret ederek parasını istediği, sanığın elindeki tabancayı görmesi üzerine aracının arkasına giderek bagaj kapısını açtığı, bu durumu gören ve gergin bekleyiş içerisinde olan maktul …’nun …’nın muhtemelen silah çıkaracağını düşünerek “Dur, ben hallederim” gibi sözlerle ve koşarak arkadaşı olan …’yı dükkândan ve sanıktan uzak tutmaya çalıştığı, … ile … arasında bu şekilde mücadele sürerken sanığın …’yı vurmak amacıyla, gündüz vakti, yaklaşık 5 metre mesafeden, Ulus Hal çevresi gibi yoğun yaya trafiğinin bulunduğu ortamda, tabancasıyla peş peşe 9 el ateş ettiği, yaptığı atışların …’nın aracının ön camına, olayı engellemeye çalışan …’na, tesadüfen olay yerinden geçen ve tarafları tanımayan 1934 doğumlu …’a isabet ederek, bu iki kişinin ölümlerine neden olduğu, yine sanığın atışlarının, iş yerinin tam karşısında bulunan tatlıcıdan alışveriş yapan mağdurlar … ve …’e isabet ederek …’ın hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanmasına, …’ün ise basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte yaralanmasına sebebiyet verdiği anlaşılan olayda; …’nın, olay yerine tüfekle gitmediği, elinde ve aracında silah bulunmadığı yönündeki ısrarlı beyanları, olaydan sonra araçta tüfek bulunmadığına ilişkin araç arama tutanağı içeriği, olayın meydana geldiği iş yerinin yanında dükkânı bulunan ve olayı net olarak gördüğünü ifade eden tanık …’un olay sırasında …’nın elinde ve aracında silah bulunmadığına ilişkin beyanları, yaralandıktan sonra …’ya ait aracın bagaj kısmında hastaneye kaldırılan mağdur …’ın bagajda silah görmediği şeklindeki ifadesi, yaralıların araca bindirilmesine yardımcı olan tanık taksi şoförü …’nin …’nın aracının içerisinde ve bagaj kısmında silah görmediğine ilişkin beyanları ile sanığın çalışanı tanık …’nin olay sırasında …’nın elinde tüfek bulunduğunu görmediğine ilişkin ifadesi birlikte değerlendirildiğinde; sanığın suçtan kurtulmaya yönelik, “Olay sırasında aracının bagajından pompalı tüfek alan …’nın, tüfeği kendisine doğrultup namluya fişek sürmesi üzerine, gerçekleşmesi muhakkak bu saldırıdan kurtulmak maksadıyla ve içinde bulunduğu şokun tesiriyle, meşru savunma koşulları içerisinde ateş ettiği” şeklindeki savunmasına ve bu sanığın beyanlarını desteklemeye yönelik bir kısım çalışanlarının dosya kapsamı ile doğrulanamayan beyanlarına itibar edilmesi mümkün olmadığı gibi, sanığın, gündüz vakti, yaklaşık 5 metre mesafeden, Ulus Hal çevresi gibi yoğun yaya trafiğinin bulunduğu ortamda, çevredeki kalabalığa aldırmaksızın, tabancayla peş peşe 9 el ateş ederek, olayla ilgisiz ve sanığa yönelik hiçbir haksız söz ve davranışları bulunmayan 2 kişinin ölümüne ve 2 kişinin de yaralanmasına yol açması karşısında; 5237 sayılı TCK’nun 30/3. maddesinde düzenlenen “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin bu hatasından yaralanacağı” yönündeki hükmün de uygulama imkânının bulunmadığı; sanık hakkında …’ya yönelik öldürmeye teşebbüs suçundan dava zamanaşımı süresi içerisinde her zaman dava açılabileceği, böyle bir davanın henüz açılmamış olmasının, incelemeye konu suçların niteliğini veya sanığın hukuki durumunu değiştirmeyeceği ve bu şekilde eksik araştırmayla hüküm kurulmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla sanık hakkında olası kastla öldürme ve olası kastla yaralama suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile bu hükümleri onayan Özel Daire kararları isabetli olup, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının her iki uyuşmazlık yönünden reddine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının her iki uyuşmazlık yönünden REDDİNE
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.02.2018 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle karar verildi.]
Öfkenin TCK m. 27/2 kapsamında değerlendirilemeyeceği kesinleşmiştir. Yargıtay CGK, E. 2008/201 K. 2009/81, T. 31.03.2009. Saldırıdan kaynaklanmış olsa bile öfke, kin veya intikam güdüsüyle sınır aşıldığında ikinci fıkradan yararlanılamaz. Failin amacı saldırının defedilmesinden çok kin duygusunu tatmine yönelikse yalnızca haksız tahrik söz konusu olabilir.
Yargıtay CGK, E. 2008/201 K. 2009/81 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Polis memurunun kaçan şüpheliye atışında bilinçli taksirle aşım kabul edilmiştir. Yargıtay CGK, E. 2023/360 K. 2024/157, T. 03.04.2024. Öldürme kastı olmayan polis memurunun ilk atışın sonucunu beklemeden ikinci atışı yapmasının özen yükümlülüğüne aykırı bilinçli taksir oluşturduğu ve TCK m. 27/1 uygulaması gerektiği ortaya konmuştur.
Yargıtay CGK, E. 2023/360 K. 2024/157 – Tam Metin
[DİRENME
KARARI VEREN
YARGITAY DAİRESİ : 1. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SAYISI: 1190-1685
- HUKUKÎ SÜREÇ
Meşru savunma kapsamında kasten öldürme suçunu işlediği iddiasıyla açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eylemini kanunun hükmünü yerine getirirken sınırın kast olmaksızın aşılması suretiyle işlediğinin kabulü ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 24/1 ve 27/1. maddeleri yollamasıyla aynı Kanun’un 85/1, 27/1, 62, 50/4, 52/2 ve 54. maddeleri uyarınca 22.680 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve müsadereye ilişkin Sakarya 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21.03.2019 tarihli ve 90-136 sayılı hükmün, sanık müdafii ve katılan vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 06.12.2019 tarih ve 1125-1357 sayı ile duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda; İlk Derece Mahkemesinin kararı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280/2. maddesi uyarınca kaldırılarak sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilen eylemi nedeniyle TCK’ nın 87/4-2, 62, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye karar verilmiştir.
Buhükmün de sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.04.2021 tarih, 1271-6088 sayı ve oy çokluğu ile; “…Oluşa ve dosya kapsamına göre; maktul … hakkında Karasu ilçesinde meydana gelen çok sayıda hırsızlık olaylarının şüphelisi olarak Karasu Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla yakalama emri çıkarıldığı, maktulün yakalama emri uyarınca İstanbul’da yakalanarak Karasu ilçesine getirildiği, kolluk nezaretinde sorguya sevkedilerek sulh ceza hakimliği duruşma salonunda bekletildiği sırada nezaret eden polis memurunu itekleyip yaralanmasına da sebebiyet vererek duruşma salonunun penceresinden atlayıp kaçtığı, sanığın ise olay günü izinli olmasına rağmen emniyet müdürlüğünde düzenlenen seminere katılmak üzere emniyet binasında bulunduğu, maktulün kaçtığı haberinin emniyete ulaşması üzerine kolluk amirinin emriyle gruplar halinde yakalama çalışmaları başlatıldığı, amiri tarafından kendisine emir verilen sanığın yanında bulunan iki memur ile birlikte maktulün kaçtığı istikamette araştırma yaptıkları sırada, maktulü otluk ve çalılık alanda gördükleri ‘dur’ ihtarında bulunmalarına rağmen maktulün kaçmaya devam ettiği, sanık ve arkadaşlarının ikaz amaçlı havaya ateş ettikleri ancak maktulün ihtar ve ateş etmelerine kayıtsız kalarak kaçmaya devam ettiği bunun üzerine sanığın maktulü yakalamak amacıyla vücudunun alt kısmını hedef alarak peşpeşe iki el ateş ettiği, birinci atışın sağ bacak diz üstü arka iç kısmına isabet ettiği, onu takip eden ikinci atışın ise birinci atışın etkisiyle yere düşmekte olan maktulün sırt sağ tarafına isabet ederek arkadan öne, aşağıdan yukarıya, sağdan sola seyirle sol omuz ön yüzünden çıktığı ve bu atışın ölüme neden olduğu anlaşılmaktadır.
Olaydan sonra maktulün sağ elinde ses ve gaz tabancası tespit edilmiş ise de, maktulün içinde bulunduğu durum, kaçtığı ve vurulduğu yerler nazara alındığında bu tabancanın olayla ilişkisi bulunmadığı kabul edilmiştir.
Sanığın 2559 sayılı Yasanın 16. maddesi kapsamında maktulü yakalamak amacıyla ve yakalayacak ölçüde silah kullanma yetkisi bulunduğu, başka türlü yakalanamayan maktulün yaralayarak yakalanmasının sağlanması durumunda eylemin TCK’nin 24/1 maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekeceği kuşkusuzdur. Başka bir deyişle sanık maktule yaptığı ilk atışın sonucunu bekleyip onu yaralı halde yakalasaydı bu fiilden sorumlu tutulmayacaktı. Sanığın yerine getirdiği kamu görevinin mahiyeti, maktulün yakalama emrine rağmen duruşma salonundan nezaret eden görevliyi de etkisiz hale getirerek kaçması, dur ihtarlarına ve uyarı atışlarına kayıtsız kalarak kaçmaya devam etmesi ve eylemin hukuka uygunluk nedeni içinde başlamış olmasının hukuksal bir değeri bulunmadığı düşünülemez. Bu nedenle Sanığın eyleminin herhangi bir olayda hasmını yaralamak isterken onun ölümüne neden olan herhangi bir failden farklı olduğu hususunda duraksama bulunmamaktadır. Bununla birlikte sanığın maktulü yaralayarak yakalamasına imkan veren yasal düzenleme nazara alındığında hem yaralama kastıyla hareket ettiği hem de bu fiilden tam olarak sorumlu olduğunun kabulü kendi içinde bir çelişki oluşturmaktadır.
Ne var ki, sanık bu ölçüyü aşarak ilk atışla yaralanan maktule yersiz olarak ikinci bir atış daha yapıp onun ölümüne neden olmuştur. Sanık tarafından ardarda iki el ateş edilmiştir. Bu durumda sanık hukuka uygunluk nedeni içinde başladığı eylemi sürdürerek hukuka uygunluk sınırını aşmıştır. O hâlde sınırın aşılmasının kusurlu olup olmadığı ile kusurun niteliğinin tespit ve tayini önem arz etmektedir. Öncelikle sanığın ilk atışla yaralanan maktule zorlayıcı bir neden yokken ve ilk atışın sonucunu beklemeden ikinci bir atış yapması sınırı aşmakta kusurlu olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu sınırı kasten aştığını gösteren somut bir delil, bunun için bir neden bulunmadığından bu durumda oluşan şüphe sanık lehine yorumlanmalı, sanığın bu sınırı yeterli dikkat, özen ve basireti gösterememesi nedeniyle taksirle aştığı kabul edilmelidir.
Sanığın mesleği gereği sahip olduğu bilgi, tecrübe ve eğitimi, olay sırasında maktulle sanık arasındaki mesafenin yakın sayılabilecek bir mesafe olması nazara alındığında, sanığın eyleminin sonuçlarını istemese de öngörebilecek durumda olduğu, bu nedenle olayda bilinçli taksirle hareket ettiği ve hukuka uygunluk sınırını bilinçli taksirle aştığı kabul edilerek eyleminin TCK’nin 24/1, 27/1, 85/1 ve 22/3 maddeleri kapsamında cezalandırılması yerine, yazılı şekilde kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan hüküm kurulması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi 17.11.2021 tarih ve 1190-1685 sayı ile;”…Sanık …’in, maktul …’un hırsızlık suçundan yapılan soruşturmasında görev almamış olması, birbirlerini tanımıyor olmaları ve öldürmeyi gerektirecek bir husumetlerinin bulunmadığı, aralarındaki yükselti farkı ve olay yerinin özellikleri, maktül ve sanığın hareketli bir şekilde bulunması, sanığın, yerleşim alanları içerisinde engebeli arazide ‘dur’ ihtarına uymayarak, yaya vaziyette kaçmakta olan ve başka kolluk kuvvetlerince de rahatlıkla yakalanması mümkün olan maktulün arkasından, durdurmak gayesiyle önce havaya iki kez, sonra maktulün bulunduğu istikamete olmak üzere iki kez ateş ettiği sırada, silahtan çıkan mermi çekirdeklerinin maktüle isabet etmesi sonucu, maktulün ölümüne neden olduğunda kuşku bulunmayan olayda, sanığın eyleminde, maktulü öldürme kastı ile hedef olarak ateş ettiğine, diğer bir anlatımla sanığın öldürme kastı ile hareket ettiğine dair yeterli kanıtın bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Ancak, 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 16. maddesinde belirtilen silah kullanma koşullarının gerçekleşmediğinde herhangi bir duraksamanın yaşanmadığı olayda, kullanılan silahın niteliği, elverişliliği ve etki alanı, atış mesafesi, tanık anlatımları ve dosyadaki diğer kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda; kaçmak isteyen maktulü durdurmak amacıyla hareket eden sanığın, elindeki elverişli silahla ve silahın etki alanı içerisinde bulunan maktulün kaçış istikametine doğru ateş etmesi sonucunda, mermilerin maktule isabet edebileceğini ve eyleminin yaralanmayla sonuçlanabileceğini öngördüğü, ancak buna rağmen hareketine devam ettiği ve ölümün bu harekete bağlı olarak meydana geldiği görülmektedir.
Nitekim Ceza Genel Kurulunun 04.05.2010 gün ve 249-108 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Ayrıca Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 22/03/2017 tarihli 2017/148 Esas, 2017/2261 Karar sayılı ilamına konu olayda olduğu gibi, TCK’nun 27/1. maddesinde ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde eylemin taksirli halinden indirimli ceza verilmesi düzenlenmiştir. Somut olayda sanığın uzun süredir polislik mesleğini icra etmiş olması, bu yöndeki eğitimi ve tecrübesi gereği 2559 sayılı yasa kapsamında geçmişine uygun şekilde en azından hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen şüpheliler gibi hareket edip özenle maktülün yakalanmasını sağlaması gerekirken ceza sorumluluğununun kasıtlı bir şekilde aşıp TCK’nun 27/1. maddesindeki düzenlemeden yararlanamayacağı,” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki karar gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.
Bu hükmün de sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.09.2022 tarihli ve 163534 sayılı onama istekli tebliğnamesi ile dosya CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 10.07.2023 tarih, 8895-4854 sayı ve oy çokluğu ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
- UYUŞMAZLIK KONUSU
Özel Daire çoğunluğu ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin belirlenmesine ilişkin olup Ceza Genel Kurulu Başkanı ve bazı Ceza Genel Kurulu üyelerince uyuşmazlık konuları;
1-Sanığın eyleminde meşru savunma koşullarının oluşup oluşmadığı,
2-Oluşmadığının kabulü hâlinde sanığın eyleminde TCK’nın 27/1. maddesinin mi yoksa TCK’nın 87/4. maddesinin mi uygulanma şartlarının gerçekleştiğinin,
3-TCK’nın 27/1. maddesinin koşullarının oluştuğunun kabulü hâlinde sanığın aynı fıkra kapsamındaki sınırı taksirle mi bilinçli taksirle mi aştığının belirlenmesi şeklinde yeniden belirlenmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
Maktul … ve tanık …, … ve … hakkında Karasu ilçesinde 09.07.2019-11.07.2015 tarihleri arasında gerçekleşen hırsızlık olayları nedeniyle Karasu Başsavcılığınca 2015/1480, 2015/482 ve 2015/1484 sayılı dosyalar üzerinden soruşturmaların yürütüldüğü, soruşturma işlemlerinin devam ettiği sırada maktulün Karasu ilçesinden İstanbul’a gittiği, bu nedenle ifadesinin alınamadığı, Karasu Sulh Ceza Hâkimliğinin 12.07.2015 tarihli ve 227 değişik iş sayılı kararı ile maktul hakkında yakalama kararı çıkartıldığı, maktulün 13.08.2015 tarihinde İstanbul’da yakalanarak Karasu ilçesine getirildiği, 14.08.2015 tarihinde Karasu Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alındıktan sonra tutuklanması talebiyle Karasu Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edildiği, maktulün duruşma salonunda sorgusunun yapılması için görevli polis memuru tanık … Bingöl refakatinde beklediği sırada tanık …’i itekleyip yaralanmasına da sebebiyet verecek şekilde duruşma salonunun penceresinden atlayarak kaçtığı, kolluk güçlerinin maktulü yakalamaya çalıştıkları, bu sırada Karasu İlçe Emniyet Müdürlüğünde trafik polisi olarak görev yapan ve o gün izinli olmakla birlikte saat 18.00’da görevine başlayacak olan sanığın İlçe Emniyet Müdürlüğünde saat 10.00-11.00 saatleri arasında yapılacak olan seminer nedeniyle Müdürlük binasında bulunduğu, seminere başlandığı sırada hırsızlık suçundan hakkında yakalama kararı olan bir şahsın adliye binasından firar ettiğinin ihbar edilmesi üzerine ilçe emniyet müdürü tarafından Emniyet Müdürlüğü binasında bulunan polis memurların ikişerli ve üçerli gruplar hâlinde yaya ve araçlı olarak çevrede araştırma yaparak adliye binasından firar eden maktulü aramaları ve yakalamaları talimatının verildiği, talimat doğrultusunda sanık ve hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen polis memuru tanık …’in maktulü yaya olarak arama faaliyetine başladıkları, bu kapsamda ilk olarak firar olayının meydana geldiği adliye binasına giderek maktulün hangi istikamete doğru kaçtığını sordukları, maktulün adliye binasının arkasında bulunan Askerlik Şubesi istikametine kaçtığını öğrenmeleri üzerine bu güzergâh üzerinde yaya olarak arama faaliyetlerine devam ettikleri, maktulün kaçış istikametine yakın olan Kültür Parkı çevresinde bulunan evlerin bahçelerinde ve eklentilerinde araştırma yaptıkları sırada tanık …’in çalıların ve otların arasından sesleri geldiğini duyması üzerine belirtilen tarafa baktığında maktulün kafasını gördüğü, maktule; “Dur kaçma, polis, yere yat!” diye uyarıda bulunduğu, kaçması nedeniyle sanığın maktule bir kez daha; “Polis yere yat.” şeklinde bağırdığı, maktulün kaçmaya devam etmesi üzerine olay yerinin kuzey kısmında bulunan binanın istinat duvarının kenarında olan ve hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen polis memuru tanık …..in havaya doğru iki kez ikaz amaçlı ateş ettiği, maktulün kaçmayı sürdürmesi sebebiyle olay yerinde bulunan ağacın dibinde bulunan tanık …’in havaya doğru ikaz amacıyla ateş etmek istese de tabancasının patlamadığı, bunun üzerine bu kez doldurt boşalt yapmak suretiyle bir el havaya ateş etmeyi başardığı, maktulün ise kaçmaya devam ettiği, sanığın da birkaç kez havaya doğru ikaz amaçlı ateş ettiği, bu sırada sanık ile maktulün bulundukları alanın eğimli bir çalılık olması nedeniyle maktulün sanığa göre yükselti olarak yaklaşık bir buçuk metre daha aşağıda bulunduğu, buna rağmen maktulün kaçmaya devam ettiğini gören sanığın maktulü yakalamak amacıyla vücudunun alt kısmını hedef alarak ayaklarına doğru art arda iki el ateş ettiği, birinci atışın maktulün sağ bacak diz üstü arka iç kısmına isabet ettiği, takip eden ikinci atışın ise birinci atışın etkisiyle yere düşmekte olan maktulün sırtının sağ tarafına isabet ettiği, atışlardan sonra tanık …..’in maktulün bulunduğu alana doğru ilerlediği, maktulü yaralı vaziyette görmesi üzerine bağırarak olay yerinde bulunan diğer polis memurlarından ambulans çağırmalarını istediği, saat 11.20.02’de ambulansın olay yerine geldiği, sağlık ekiplerince olay yerinde yapılan ilk müdahalede maktulün yaşamını yitirdiğinin tespit edildiği, otopsi raporuna göre de maktulün sırt sağ tarafına isabet ederek arkadan öne, aşağıdan yukarıya, sağdan sola seyirle sol omuz ön yüzünden çıktığı ve bu atışın ölüme neden olduğu hususunda Bölge Adliye Mahkemesi ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
- GEREKÇE
.A- Sanığın eyleminde meşru savunma koşullarının oluşup oluşmadığı
- İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler
Meşru savunma, TCK’nın Birinci Kitabının, İkinci Kısmının, “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlıklı ikinci bölümünde, 25. maddenin 1. Fıkrasında; “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” şeklinde bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması yeterli görülmüştür.
Öğretide; “Bir kimsenin, kendisini veya başkasını hedef alan bir tecavüz, saldırı karşısında, savunma amacına matuf olarak ve bu saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanması” (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, Adalet Bakanlığı Yayınları, 3. Bası, Ankara, 2006, s. 364.); “Bir kimsenin kendisine veya başkasına yöneltilen ağır ve haksız bir saldırıyı uzaklaştırmak amacıyla gösterdiği zorunlu tepki” (Kayıhan İçel, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınları, İstanbul, 2014, s. 307.); “Kişilerin saldırıya karşı verdikleri kendini veya diğer bir insanı koruma içgüdüsünden kaynaklanan doğal tepkinin hukuken meşru görülmesi” (Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s. 697.) şeklinde, 765 sayılı TCK’nın yürürlükte olduğu dönemde Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında “Bir kimsenin ağır ve haksız bir tecavüzü kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak amacı ile gösterdiği zorunlu tepki” olarak tanımlanan meşru savunma; bir kimsenin, gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakkı hedef alan, gerçekleşen ya da gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, saldırı ile eşzamanlı olarak hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde, kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak mecburiyetiyle saldırıda bulunan kişiye karşı işlediği ve hukuk düzenince meşru kabul edilen fiillerdir.
Gerek öğretide, gerekse yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; TCK’nın 25/1. maddesinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1- Saldırıya ilişkin şartlar:
a) Bir saldırı bulunmalıdır.
b) Bu saldırı haksız olmalıdır.
c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.
d) Saldırı ile savunma eş zamanlı bulunmalıdır.
2- Savunmaya ilişkin şartlar:
a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.
b) Savunma saldırana karşı olmalıdır.
c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.
Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, sınırın aşılması söz konusu olabilmektedir.
- Somut Olayda Hukuki Nitelendirme
Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen 22.10.2015 tarihli otopsi raporuna göre maktule isabet eden her iki mermi giriş deliğinin de maktulün vücudunun arka kısmında bulunduğu göz önüne alındığında, sanığın yüz yüze bulundukları sırada maktulün elinde bulunan silahı kendisine doğrulttuğu ve kendisini korumak için maktulün ayaklarına doğru ateş ettiği yönündeki savunmalarının yerinde olmadığı anlaşılmakla; maktulden sanığa yönelik gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak kabulü mümkün olmadığından sanığın eylemi bakımından TCK’nın 25. maddesinde düzenlenen meşru savunma koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığın eyleminde meşru savunma koşullarının oluştuğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
B- Sanığın eyleminde TCK’nın 27/1. maddesinin mi yoksa TCK’nın 87/4. maddesinin mi uygulama şartlarının gerçekleştiği
- İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler
Uyuşmazlık konusunun sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için kanun hükmünü yerine getirme, sınırın aşılması ve netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
TCK’nın 24. maddesinin 1. fıkrasında; “Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.” denilmektedir.
Burada esas olarak görevi yerine getirme düzenlenmiştir. Çünkü kanun hükmünü yerine getiren kimse gerçekte görevini ifa etmektedir. Bu görev kaynağını doğrudan doğruya kanundan alıyorsa kanun hükmünü yerine getirmeden, eğer görevli ve yetkili amirin hukuka uygun emrinin yerine getirilmesi söz konusu ise amirin emrini ifadan bahsedilir.
TCK’nın 24. maddesinin 1. fıkrasında, hak ve yetkiden değil bir “kanun hükmü”nden söz edildiğine dikkat edilmelidir. Bilindiği gibi bir kanun hükmüyle diğer hususların yanında bir yetki veya hak düzenlenmiş olabilir. Bu şekliyle kanun hükmünü yerine getirme geniş kapsamlı bir kavramdır. Kişiye, herhangi bir konuda hak veya yetki veren bir kanun hükmünün usulüne uygun tarzda icra edilmesi durumunda, hukuka aykırılık söz konusu olmaz. Örneğin; Göreviyle bağlantılı olarak öğrendiği bir suçu yetkili makamlara bildiren kamu görevlisinin (m.279), şikâyete bağlı suçlarda şikâyet hakkını kullanan müştekinin (m.73), sanığın savunmasını yapan müdafiin veya faile ceza veren hâkimin, usulüne uygun olarak bu işleri yapmasından dolayı cezalandırılması mümkün değildir. Aynı şekilde kolluk kuvvetlerinin görevleri sırasında şartları dâhilinde silah kullanma yetkisine başvurmaları halinde de, fiil hukuka uygun kabul edilir. CMK’daki koruma tedbirlerinin usulüne uygun olarak icra edilmesi durumunda da bu hukuka uygunluk sebebi söz konusu olur.
Kanunun, belli durumdaki kişilere muayyen bir davranışta bulunabilmeleri konusunda doğrudan doğruya yetki vermesine kanun hükmünü icra denir. Örneğin, CMK suçüstü hâllerinde (m.90) herkese, faili yakalama yetkisi tanımıştır. Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak gerçekleştirilen bu özgürlüğü kısıtlamanın hukuka uygunluk sebebini oluşturabilmesi, failin suçüstü durumunda bulunması, kaçacağından korkulması ya da kimliğinin hemen tespitinin mümkün olmaması, suç şikâyete bağlı ve yakalama şikâyetten önce gerçekleşmiş ise, şikâyet hakkı olanlara durumun bildirilmesi üzerine onların bu haklarını kullanmaları şartlarına bağlıdır.
Kanunun belirli şekilde hareket etme görevini yalnızca belirli kişi veya kamu görevlilerine yüklediği durumlarda ancak bu kişi veya görevlilerin fiileri bakımından hukuka uygunluk sebebi söz konusu olacaktır.
Görüldüğü üzere CMK’nın 90. maddesinin tanıdığı yetkiyi kullanarak, kişi hürriyetini sınırlayan kimse, TCK’nın 109. maddesindeki hürriyeti kısıtlama suçunu işlemiş olmaz. Çünkü TCK’nın yasakladığı fiile CMK, belli şartlarda izin vermiştir. Kanun koyucunun hem fiilin yapılmasına müsaade etmesi hem de onu işleyeni cezalandırması mümkün değildir.
Konuyla ilgili diğer bir örnek de 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’ndan verilebilir. Bu kanundan doğan yetkisini kullanan icra memurunun, haciz işlemleri için başkasının konutuna hak sahibinin rızası olmadan girmesi, konut dokunulmazlığını ihlal fiilinden sorumlu tutulmasını gerektirmez. İcra memuru, kanunun kendisine verdiği yetkiyi kullanmıştır. Buna karşılık kanun, icra memuru sıfatını taşımayan bir kimseye yetki vermediğinden başkasının aynı amaçla konuta girmesi konut dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturur (m. 116).
Fıkra metninde kullanılan “kanun hükmü” ibaresinden kanun kuralı anlaşılmalıdır. Bu kanun hükmüne, TCK’da (örneğin, m. 279) tesadüf edilebileceği gibi diğer kanunlarda da rastlanabilir (CMK m. 90). Yetkili makamlarca usulüne uygun tarzda yürürlüğe konulan tüzükler ve yönetmelikler söz konusu olduğunda da konu TCK’nın 26. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde değerlendirilmelidir.
“Kanun” terimi esas itibarıyla Türk kanunlarını ifade etmekle birlikte yabancı kanunların Türkiye’de uygulanmasına müsaade edildiği hâllerde (örneğin, TCK m. 19), yabancı kanun hükmüne riayet hukuka uygunluk nedeni olarak nazara alınmalıdır.
Kanun hükmünün yerine getirilmesinde, kanunun çizdiği sınırın aşılmaması gerekir. Aksi takdirde hukuka aykırılık yeniden ortaya çıkar ve faile şartları mevcutsa sınırın aşılmasına ilişkin TCK’nın 27. maddesi doğrultusunda ceza verilir. Örneğin, herkesin yakalama yapabildiğin hâllerde faili yakalayanların, ona hâlin icap ettirdiği, hukukun cevaz verdiği sınırı aşmak suretiyle cebir kullanmaları (Prof. Dr. M. Emin Artuk, Prof. Dr. Ahmet Gökcen, Yrd. Doç. Dr. M. Emin Alşahin, Yrd. Doç. Dr. Kerim Çakır, Adalet Yayınevi, 11. Baskı, Ankara, 2017, s. 410, 411, 413, 414).
Sınırın aşılması, TCK’nın 27. maddesinde;
“(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez” şeklinde düzenlenmiştir.
Her ne kadar madde metninde “ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması” ibaresine yer verilmişse de, bundan maksat, hukuka uygunluk sebeplerinde sınırın aşılmasıdır. Bilindiği gibi “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlığı altında hukuka uygunluk sebepleri ile kusurluluğu etkileyen sebepler birlikte düzenlenmiştir. Kusurluluğu etkileyen hallerin söz konusu olduğu durumlarda (haksız tahrik, zaruret hâli gibi) kişinin işlediği fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneği etkilenmekte ancak kişi, kasten hareket etmektedir. Bu bakımdan bir olayda örneğin, hem zaruret hâlinden hem taksirden bahsedilmez.
Hukuka uygunluk sebebinde sınırın aşılması hâlinde ise, somut olayda bir hukuka uygunluk sebebi mevcuttur, ama hukuka uygunluk sınırı aşılmıştır. Böyle hâllerde sınırı aşan fiil, hukuka aykırı olur.
Sınırın aşılması kasten ya da taksirle olabilir. Eğer kişi sınırı kasten aşmışsa, artık hukuka uygunluk sebebinin varlığı önemli değildir. Kişi kasten işlediği suçtan sorumlu olur.
Hukuka uygunluk sebebi taksirle de aşılmış olabilir. Yukarıda da açıkladığımız gibi kanun hükmü gereği görevini ifa etmekte olan zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlileri, zor kullanma yetkilerini taksirli bir biçimde aşar ve ölüm meydana gelirse TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrası hükmü uygulama alanı bulur ve sınırı aşan kimse taksirle öldürmeden 27. maddenin 1. fıkrası uyarınca sorumlu tutulur.
Meşru müdafaada sınır kasten aşıldığında, örneğin, meşru savunmada bulunan kişi vaki saldırıyı defetmek için saldırganı öldürmenin şart olmadığını bile bile ve sırf tecavüze uğramış olması fırsatından yararlanarak saldırganı öldürdüğü takdirde hukuka aykırılığın kalkmayacağı ve failin bu maddedeki herhangi bir ceza indiriminden yararlanamayacağı şüphesizdir.
Yukarıda verilen örnekte fail, maruz kaldığı saldırı dolayısıyla ve içinde bulunduğu durum itibarıyla esasta gerekli olandan fazla bir savunmada bulunmuş olabilir. Sınırın aşılmasındaki bu taksir kendisinin cezalandırılmasına yol açabilirse de, bunun için işlenen suçun taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen bir fiil olması zorunludur. Demek oluyor ki, bu gibi hâllerde işlenen suçun niteliğine bakılacak ve sadece kasten işlendiği takdirde cezalandırılabilen bir suç söz konusu ise faile ceza verilmeyecek buna karşılık, suç taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen fiillerden birini oluşturduğunda, maddede öngörülen biçimde cezadan indirim yapılarak faile taksirle suçtan dolayı ceza verilecektir (Ahmet Gökcen-Murat Balcı, Kasten Öldürme Suçları, Adalet Yayınevi, 2013, Ankara, 2013, s. 70, 71).
Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında CMK’nın 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın sınırın aşılması bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp TCK’nın 27.maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden biridir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde beraat değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nın 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir.
TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır.
TCK’nın 27. maddesinin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;
1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,
2- Saldırıya ilişkin şartların var olması,
3- Savunmaya ilişkin şartlardan ölçülülük ya da orantılılık şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,
4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nın 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, heyecan, korku veya telaşa kapılarak meşru savunmanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir.
Öte yandan, uyuşmazlığın çözümü için polisin hangi hâllerde silah kullanma yetkisinin bulunduğunun da üzerinde durulmalıdır.
2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun “Zor ve silah kullanma” başlıklı 16. maddesi;
“(1) Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir.
(2) Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir.
(3) İkinci fıkrada yer alan;
a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,
b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını,
ifade eder.
(4) Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.
(5) Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.
(6) Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur.
(7) Polis;
a) Meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında,
b) Bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde,
c) Hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde,
d) Kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara ve kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yarlayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde, (Bu bent 27.03.2015 tarihli ve 6638 sayılı Kanun’la, fıkra metnine eklenmiştir.)
silah kullanmaya yetkilidir.
(8) Polis, yedinci fıkranın (c) bendi kapsamında silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde ‘dur’ çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir.
(9) Polis, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebilir” şeklinde düzenlenmiştir.
5681 sayılı Kanun’a değişik 16. maddenin Kanun teklifindeki gerekçesinde;
“…Yedinci fıkrada üç temel durumda polis silah kullanma yetkisinin olduğu belirtilmektedir. Bunlardan ilki meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında silah kullanma; ikincisi bedeni kuvvet ve maddi güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde silah kullanma; üçüncüsü ise yakalanması gereken kişinin yakalanması amacıyla ve yakalanmasını sağlayacak ölçüde silah kullanmasıdır.
Silah kullanılacak hallerden üçüncüsü olarak gösterilen durumla ilgili olarak sekizinci fıkrada ayrıca bir sınırlamaya gidilmiş; bu durumlarda öncelikle ‘dur’ çağrısının yapılması, buna rağmen kişinin kaçması halinde uyarı amacıyla silahla ateş edilebilmesi, bu uyarı atışına rağmen hala kaçmakta ısrar etmesi ve kaçması dolasıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde, yakalanmasının sağlanması amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilmesi öngörülmüştür…” açıklanmasına yer verilmiştir.
Silah kullanma ile ilgili değinilen hususlar özetlenecek olursa, bu konudaki temel ilkeler şunlardır:
-Yaşama hakkı tehlikeye girmedikçe (meşru müdafaa ve zorda kalma hali) başkasının yaşam hakkı tehlikeye sokulmamalıdır,
-Silah öldürmek kastıyla kullanılmamalıdır,
-Başka surette saldırıyı ya da direnişi defetme veya kaçan kişiyi yakalama imkânı yoksa sağlığa en az zarar verecek şekilde silah kullanılmalıdır,
-Kaçan kişiler bakımından, anılan kişiler açıkça ve ısrarla ikaz edilmedikçe silah kullanılmamalıdır,
-Mutlaka her olayda ölçülü (orantılılık) olunmalıdır (M. B. Eryılmaz/A. Bozlak, TBB Dergisi, Sayı 83, 2009, sayfa 247).
“Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87. maddenin 4. fıkrası ise suç tarihindeki hâli ile; “Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” şeklinde iken 15.04.2020 tarihli ve 31100 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun’un 12. maddesiyle, bu fıkrada yer alan “onaltı” ibaresi “onsekiz” şeklinde değiştirilmiş ve fıkra metni; “Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” biçiminde yeniden düzenlenmiştir.
Madde gerekçesinde ise; “Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hâllerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, ‘Genel Hükümler Kitabı’nda yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler, burada da geçerlidir.” açıklamasına yer verilmiştir.
765 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 5237 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu, kanunda tanımlanmış bir haksızlık olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her şartta sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla kusursuz sorumluluk terk edilmiş olmaktadır (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, s.161.).
765 sayılı TCK’daki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 sayılı TCK’da haksızlığın bir gerçekleştirilme şekli olarak kast-taksir kombinasyonuna, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü için, 5237 sayılı TCK’nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, suçun manevi unsurları arasında gösterilen kast-taksir kombinasyonu, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suç üzerinde durulmalıdır.
TCK’nın “Netice sebebiyle ağırlaşmış suç” başlıklı 23. maddesi; “Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir.” şeklindedir.
Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi hâlinde, sorumlu tutulabilmesi için netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.
Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel saldırı suçunda mağdurun bitkisel hayata girmesi, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hâlidir (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 5. Bası, İstanbul 2015, s. 286 vd; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A. Caner Yenidünya, TCK Şerhi, Turhan Kitabevi, Ankara 2009, C. 3, s. 2484 vd.).
TCK’nın 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin genel kuralın, Özel Hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen aynı Kanun’un 87. maddenin 4. fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nın 86. maddesinin 1. fıkrası veya 1. fıkrası ile birlikte 3. fıkrası kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak şartıyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.
Kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine ilişkin TCK’nın 87. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması için;
a- Failin yaralama kastı ile hareket etmesi,
b-Mağdurun TCK’nın 86. maddesinin birinci fıkrası kapsamında yaralanmış olması veya bu nitelikteki yaralama fiilinin üçüncü fıkra da ihlal edilmek suretiyle gerçekleştirilmesi,
c- Failin eylemi ile arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,
d- Failin meydana gelen ölüm sonucuna ilişkin en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.
Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise bu durumda kasten öldürmeden sorumlu tutulacaktır.
Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği TCK’nın 86. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarına yollama yapılmıştır. O hâlde, anılan hükmün uygulanabilmesi için mağdurun basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Aynı maddenin 2. fıkrasında karşılığını bulan basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda 87. maddenin 4. fıkrası uygulanamayacaktır.
Üçüncü şart olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemi ile mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.
Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir.
- Somut Olayda Hukuki Nitelendirme
Maktul hakkında Karasu ilçesinde meydana gelen çok sayıda hırsızlık olayının şüphelisi olarak Karasu Sulh Ceza Hâkimliği tarafından hakkında yakalama kararı çıkartıldığı, yakalanan maktulün duruşma salonundan görevli polis memurunu etkisiz hâle getirerek kaçtığı, maktulün kaçması üzerine trafik şube müdürlüğünde çalışmakla birlikte olay günü izinli olan ve seminer nedeniyle emniyet binasında bulunan sanığın, kolluk amirinin emriyle diğer polis arkadaşları ile birlikte maktulü yakalama çalışmalarına başladığı göz önüne alındığında, 2559 sayılı Kanun’un 16. maddesinin yedinci fıkrasının (c) bendi gereğince maktulün yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silah kullanmaya yetkili olduğu, dolayısıyla sanığın eyleminin TCK’nın 24. maddesi kapsamında kanunun hükmünü ve amirin emrini yerine getirme kapsamında kaldığı, sanık ve tanık …’in birlikte adliye binasından çıkmalarından başlayarak arama faaliyetlerinin duraksama olmaksızın yürütüldüğü adliyeye yaklaşık 800 metre uzaklıkta bulunan Kültür Parkı’nın içerisindeki çalılıklar arasında maktulün görülmesi üzerine olay yeri inceleme raporunda değinildiği üzere kovanların maktule ve birbirlerine olan mesafelerinden uyarı amaçlı olduğu anlaşılan atışların gerçekleştirildiği, bu hususun olay sırasında ikametlerinde bulunan tanıklar … ve …’nin sözlü olarak ve havaya ateş edilmek suretiyle yapılan uyarıları duyduklarına dair beyanlarıyla da doğrulandığı, bu şekilde duraksama olmaksızın devam eden takip sırasında sanığın, uyarılara aldırış etmeyerek elindeki silahla kaçmaya devam eden maktulü yakalamak sakiyle ayaklarına doğru iki el ateş ettiği, sanık ve maktulün bulunduğu alan arasında yaklaşık bir buçuk metre yükselti farkının bulunması nedeniyle ikinci merminin ilk atış sebebiyle yere düşmekte olan maktulün hayati bölgesi olan arka kürek kemiğine isabet ederek ölümüne sebebiyet verdiği, belirtilen şekildeki oluş, maktulün sırtına isabet eden merminin seyri ve sanığın öldürme kastı ile hareket etmediği yönündeki savunması da gözetildiğinde, kanun hükmünü ve amirin emrini ifa ederken sanığın hukuka uygunluk nedeninde sınırı kastı olmaksızın aştığı anlaşılmakla eyleminin TCK’nın 27/1. maddesine uyduğu kabul edilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurul Üyesi; sanığın eyleminde TCK’nın 87/4. maddesinin uygulanma koşullarının oluştuğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
C- Sanığın TCK’nın 27/1. maddesi kapsamındaki sınırı taksirle mi bilinçli taksirle mi aştığı
- İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler
TCK’da taksir; basit ve bilinçli taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; “Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi” şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.
Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.
Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.
TCK’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasında; “Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi” şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kasıt ile aynı Kanun’un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır” biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği kabullenme ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; “Olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir.” şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.
Kasıt, olası kasıt, bilinçli taksir ve taksir arasındaki ilişkiyi kısaca özetlemek gerekirse; gerçekleşmesi muhakkak görünen neticenin failce bilinmesi ve istenmesi hâlinde doğrudan kasıt, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kasıt, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir, öngörülebilir neticenin özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmiş olması nedeniyle öngörülmediği hâllerde ise basit taksir söz konusu olacaktır.
- Somut Olayda Hukuki Nitelendirme
Sanık ve tanıkların sözlü olarak ve havaya ateş edilmek suretiyle yapılan tüm uyarılarına rağmen maktulün kaçmaya çalışmaya devam etmesi, sanığın maktulü yakalamak amacıyla ayaklarına doğru iki el ateş ettiği anlaşılmakla birlikte olay esnasındaki hareketlilik, sanığın bulunduğu alan ile maktulün bulunduğu alan arasındaki yaklaşık bir buçuk metrelik kot farkı ve maktulün aldığı ilk isabetten sonra yere düşmekte olması sebebiyle ikinci merminin maktulün hayati bölgesi olan arka kürek kemiğine isabet ederek ölümüne sebebiyet vermesi karşısında, olayın gerçekleşme yeri ve biçimi de nazara alındığında, sanığın, öngörülebilir nitelikteki ölüm neticesini, yirmi bir yıllık polis memuru hasebiyle kendisinden beklenen özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmesi nedeniyle öngöremediği ve kanunun emrini ifa ederken hukuka uygunluk nedenini basit taksirle aştığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararına konu hükmünün, sanığın eylemini gerçekleştirilen TCK’nın 27/1. maddesindeki sınırı basit taksirle aştığının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığın TCK’nın 27/1. maddesindeki sınırı bilinçli taksirle aştığı düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
- KARAR
Açıklanan nedenlerle,
1-Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin direnme gerekçelerinin İSABETLİ OLMADIĞINA,
2-Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 17.11.2021 tarihli ve 1190-1685 sayılı direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün, sanığın eylemini gerçekleştirirken TCK’nın 27/1. maddesindeki sınırı taksirle aştığının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
3-Dosyanın duruşma açılarak yeni bir hüküm tesis edildiği için CMK’nın 304/2-b maddesi uyarınca gereği için Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine, kararın bir örneğinin de Sakarya 3. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 27.03.2024 tarihli müzakerede 1 ve 2. uyuşmazlıklar yönünden oy çokluğu ile, 3. uyuşmazlık açısından ise ilk müzakerede yeterli yasal çoğunluk sağlanamadığından 03.04.20024 tarihli ikinci müzakerede oy çokluğu ile karar verildi.]
Kanunun emrini ifada sınırın aşılmasında TCK m. 27 uygulamasının koşulları belirlenmiştir. Yargıtay 8. CD, E. 2024/22289 K. 2025/4395, T. 29.05.2025. Kanun hükmünün yerine getirilmesinde çizilen sınırın aşılması halinde hukuka aykırılık yeniden ortaya çıkar ve şartları mevcutsa TCK m. 27 doğrultusunda ceza verilir. Aşımın kastla mı taksirle mi olduğunun titizlikle araştırılması zorunludur.
Yargıtay 8. CD, E. 2024/22289 K. 2025/4395 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Köy muhtarının hakkın kullanılmasında sınırı taksirle aşması TCK m. 27/1 kapsamında değerlendirilmiştir. Yargıtay CGK, E. 2019/658 K. 2023/449, T. 20.09.2023. Zilyetlik hakkını korumak için kaçan hırsızların aracına ateş eden köy muhtarının mermisinin saparak ölüme yol açması; hakkın kullanılmasında sınırın taksirle aşılması sayılarak birinci fıkra uygulanmıştır.
Yargıtay CGK, E. 2019/658 K. 2023/449 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Araç tartışmasında meşru savunma sınırının taksirle aşıldığı; kasten yaralama kararının bozulması gerektiği hükme bağlanmıştır. Yargıtay 12. CD, E. 2023/4902 K. 2023/4868, T. 08.11.2023. Taksirle aşım halinde TCK m. 27/1 ve taksirli suç (TCK m. 89/1) üzerinden indirimli ceza mekanizmasının işletilmesi gerekirken kasten yaralama hükmü kurulması kanun yararına bozma nedeni sayılmıştır.
Yargıtay 12. CD, E. 2023/4902 K. 2023/4868 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
10 el atışında sınır aşımının öfkeden kaynaklandığı belirlenerek TCK m. 27/2 talebi reddedilmiştir. Yargıtay CGK, E. 2022/279 K. 2025/75, T. 19.02.2025. Kendisine silah çeken eski çalışanına 10 el ateş eden sanığın, atışların bir kısmının maktulün arkasından yapılması ve mesafenin uzaklığı dikkate alındığında sınır aşımının korku/telaştan ziyade öfke kapsamında kaldığı sonucuna varılmıştır.
Yargıtay CGK, E. 2022/279 K. 2025/75 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Gece vakti ve silahlı saldırı koşullarında mazur görülebilecek korkuyla sınırın aşıldığı kabul edilmiştir. Yargıtay 1. CD, E. 2010/5450 K. 2013/2647, T. 28.03.2013. Gece vakti ayağından vurulan sanığın maktulün ikinci atışı yapabileceği korkusuyla peş peşe ateş etmesi; gece vakti, husumet ve maktulün silahlı olması koşulları altında TCK m. 27/2 kapsamında değerlendirilmiştir.
Yargıtay 1. CD, E. 2010/5450 K. 2013/2647 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
TCK m. 27/2’nin yalnızca meşru savunmaya özgü olduğu kesin biçimde hükme bağlanmıştır. Yargıtay CGK, E. 2013/808 K. 2015/314, T. 13.10.2015. Zorunluluk hali ve diğer hukuka uygunluk nedenlerinde TCK m. 27/2 uygulanamaz; bu fıkra münhasıran meşru savunma kurumuna aittir.
Yargıtay CGK, E. 2013/808 K. 2015/314 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
TCK m. 27/2 kapsamında beraat değil CVY kararı verilmesi gerektiği somut davada ortaya konmuştur. Yargıtay 3. CD, E. 2014/38771 K. 2015/13216, T. 14.04.2015. TCK m. 27/2 şartları oluştuğunda CMK m. 223/3-c uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi zorunludur; yerel mahkemenin beraat hükmü kurması bozma nedenidir.
Yargıtay 3. CD, E. 2014/38771 K. 2015/13216 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Kastla aşımda TCK m. 27/1 uygulanamayacağı, yaralama kastının varlığının araştırılması gerektiği belirlenmiştir. Yargıtay 1. CD, E. 2017/148 K. 2017/2261, T. 22.03.2017. Kaçan şüpheliyi durdurmaya çalışırken ateş eden polis memurunun yaralama kastıyla hareket ederek sınırı kasten aştığı tespit edilmiş; bu nedenle TCK m. 27/1 uygulanamayacağı gerekçesiyle mahkûmiyet kararı bozulmuştur.
Yargıtay 1. CD, E. 2017/148 K. 2017/2261 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Meşru savunmada korku ve panikle sınırın aşılmasının tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı hükme bağlanmıştır. Yargıtay 4. HD, E. 2015/9205 K. 2015/10251, T. 29.09.2015. Meşru müdafaa sınırının korku ve panik haliyle aşılması hukuka uygunluk sebebi olmadığından ceza mahkemesindeki cezasızlık kararı hukuk mahkemesindeki tazminat talebini engellemez; makul miktarda tazminata hükmedilmelidir.
Yargıtay 4. HD, E. 2015/9205 K. 2015/10251 – Tam Metin
[Karar tam metni buraya — site yöneticisi elle ekleyecek]
Pratik Uygulama Rehberi
Aşağıdaki tablo, sınırın aşılması halinde uygulanacak hukuki sonuçları özetlemektedir:
| Aşımın Niteliği | Uygulanacak Hüküm | Kapsam | Hukuki Sonuç |
|---|---|---|---|
| Kastla (bilerek ve isteyerek) aşım | TCK m. 27 uygulanamaz | Tüm hukuka uygunluk nedenleri | Tam ceza |
| Taksirle (basit/bilinçli taksir) aşım | TCK m. 27/1 | Tüm hukuka uygunluk nedelleri | Taksirli suç cezasından 1/6-1/3 indirim |
| Heyecan, korku veya telaşla aşım | TCK m. 27/2 | Yalnızca meşru savunma (TCK m. 25/1) | Ceza verilmesine yer olmadığı (CMK m. 223/3-c) |
Savunma stratejisi açısından kritik sorular şunlardır: Sınır aşımından önce gerçek bir hukuka uygunluk koşulu var mıydı? Aşım saldırıya verilen anlık bir tepki sırasında mı, yoksa sonradan mı gerçekleşti? Failin o andaki psikolojik durumu somut delillerle kanıtlanabilir mi? Taksirle aşım halinde söz konusu suçun taksirli hali kanunda düzenlenmiş mi? Bu soruların yanıtları hem savunma stratejisini hem de talep edilecek karar türünü doğrudan belirler.
Sık Sorulan Sorular
Sınırın aşılmasında beraat kararı mı, ceza verilmesine yer olmadığı kararı mı verilir?
Hiçbir zaman beraat kararı verilmez. Sınırın taksirle aşılması halinde (TCK m. 27/1) indirimli ceza, meşru savunmada heyecan/korku/telaşla aşılması halinde (TCK m. 27/2) “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilir. Beraat yalnızca hukuka uygunluk nedeninin koşullarının tam gerçekleştiği durumlarda mümkündür; sınırın aşılması bu koşulu ortadan kaldırır.
Sınırın kasıtla mı taksirle mi aşıldığı nasıl belirlenir?
Yargıtay, failin sınırı bilerek ve isteyerek, intikam veya cezalandırma amacıyla geçmesini kastla aşım; öngörülebilir bir neticenin özen eksikliğiyle öngörülememesini ya da neticenin istenmemesine rağmen engellenememesini taksirle aşım olarak nitelendirmektedir. Atış sayısı, hedeflenen bölge, olay anındaki koşullar ve failin beyanları bu değerlendirmede belirleyici delillerdir.
Korku ve heyecanla meşru savunma sınırını aştım; hiç ceza almayacak mıyım?
Koşullar oluşuyorsa TCK m. 27/2 uyarınca “ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilir ve cezai sorumluluktan kurtulursunuz. Ancak bu, tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; karşı taraf hukuk mahkemesinde tazminat davası açabilir. Ayrıca sınırın heyecan/korku yerine öfkeden kaynaklandığının anlaşılması halinde bu güvenceden yararlanamaz, yalnızca haksız tahrik hükümleri uygulanabilir.
Öfkeyle saldırgana orantısız güç kullandım; TCK m. 27/2’den yararlanabilir miyim?
Hayır. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre öfke, kin veya intikam güdüsüyle sınır aşıldığında TCK m. 27/2 uygulanamaz. Bu hüküm yalnızca saldırının doğrudan tetiklediği panik, korku ve telaş hallerinde geçerlidir. Öfkeyle hareket etmeniz halinde değerlendirme haksız tahrik (TCK m. 29) çerçevesinde yapılır; ceza indirilebilir ama mahkûmiyet kurulur.
Polis olarak kaçan şüpheliye ateş ederken sınırı aştım; ne olur?
Aşımın niteliğine göre sonuç değişir. Öldürme ya da yaralama kastınız olmadan, öngörülemeyen bir nedenden dolayı ölüm/yaralanma gerçekleştiyse taksirle aşım kapsamında TCK m. 27/1 uygulanır ve taksirli suç cezasından indirim yapılır. Bilerek hayati bölgeyi hedef aldıysanız ya da saldırıdan sonra ateş ettiyseniz kastla aşım söz konusu olur ve tam ceza verilir.
Ceza mahkemesinde ceza verilmesine yer olmadığı kararı aldım; tazminat davası açılabilir mi?
Evet. TCK m. 27/2 kapsamındaki bu karar yalnızca cezai sorumluluğu kaldırır; medeni hukuk sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yargıtay, meşru savunma sınırının korku ve panik haliyle aşılmasının hukuka uygunluk sebebi olmadığını ve bu nedenle zarar gören ya da yakınlarının tazminat talep edebileceğini açıkça hükme bağlamıştır.
TCK m. 27/2 yalnızca meşru savunma için mi geçerli?
Evet. İkinci fıkra münhasıran meşru savunmaya (TCK m. 25/1) uygulanır. Zorunluluk hali, kanunun emrini ifa veya hakkın kullanılmasında sınırın heyecan/korkuyla aşılması halinde yalnızca birinci fıkra işletilebilir; ikinci fıkranın uygulanması mümkün değildir. Bu ayrım savunma stratejisi açısından belirleyicidir.
Sonuç
TCK m. 27, hukuka uygunluk nedeninin başlangıçta var olmasına karşın sınırın aşıldığı hallere özgü bir çerçeve çizer. Bu çerçevedeki en kritik ayrımlar şöyle özetlenebilir: kasıtla aşımda TCK m. 27’nin hiçbir koruması işlemez ve fail tam cezayla sorumlu tutulur; taksirle aşımda birinci fıkra kapsamında indirimli ceza verilir; yalnızca meşru savunmaya özgü olmak üzere mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaşla aşımda ikinci fıkra uyarınca ceza hiç verilmez. Öfkeyle sınırı aşmak ise her iki güvencenin de dışındadır ve değerlendirme haksız tahrik çerçevesinde yapılır.
2026 itibarıyla güncel Yargıtay içtihadına göre bu değerlendirmenin doğru yapılabilmesi için olay yeri koşullarının, failin psikolojik durumunun ve aşımın kastlı mı taksirli mi olduğunun eksiksiz araştırılması zorunludur. Sınırın aşılmasına ilişkin kararın hem cezai hem de tazminata ilişkin sonuçları göz önüne alındığında, savunmanın erken aşamadan itibaren doğru kurgulanması ve infaz hukuku avukatı dahil bütüncül bir hukuki destek alınması davanın seyrini doğrudan belirleyebilir.
Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu olarak kasten öldürme, kasten yaralama ve meşru savunma davalarında sınırın aşılması savunmalarını içeren ağır ceza süreçlerinde kapsamlı hukuki destek sunmaktayız. TCK m. 27 kapsamındaki bir süreçte ilk değerlendirme için aşağıdaki iletişim bilgilerinden bize ulaşabilirsiniz.
Adres: Osmaniye, İsmail Erez Blv No: 9/2, 34146 Bakırköy/İstanbul
Telefon: 0539 676 32 75
E-posta: av.fatihsefer@gmail.com
Web: www.sarioglusefer.com
Bu makale, Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu adına Av. Fatih SEFER tarafından hazırlanmıştır.