☎ 0507 551 87 38 WhatsApp: 0507 551 87 38

TCK Madde 26 Hakkın Kullanılması ve İlgilinin Rızası

Bir cerrah, hastanın onayıyla ameliyat yapıyor. Bir gazeteci, kamuoyunu ilgilendiren bir gerçeği haberleştiriyor. Bir kişi, kendi bedenine ilişkin bir kararını özgürce veriyor. Bu eylemlerin tamamı görünürde ceza normunun kapsamına girebilir; ama hepsinin ortak bir noktası var: ya bir hakkın kullanılmasına dayanır ya da ilgilinin geçerli rızasına. TCK’nın 26. maddesi, bu iki hukuka uygunluk nedenini bir arada düzenler. Koşulları gerçekleştiğinde fail hakkında cezaya hükmedilemez; bu koşulların sınırını aşmak ise tam tersine cezai sorumluluğu doğurur.

TCK Madde 26 Hakkın Kullanılması ve İlgilinin Rızası

5237 Sayılı TCK – Madde 26

(1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.

(2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.

İki fıkra, iki ayrı kurumu kapsıyor: birinci fıkra hakkın kullanılmasını, ikinci fıkra ilgilinin rızasını düzenliyor. Her ikisi de hukuka uygunluk nedenidir; yani eylemi suç olmaktan çıkarır. Ancak bu iki kurumun yapısı, kapsamı ve koşulları birbirinden oldukça farklıdır.

Birinci Fıkra: Hakkın Kullanılması

Bir kişi, hukuk düzeninin kendisine tanıdığı bir hakkı kullanıyorsa, bu kullanım sırasında gerçekleştirdiği eylem için cezalandırılamaz. Hakkın kullanılması, en geniş anlamıyla şunu ifade eder: kanun, tüzük, yönetmelik gibi yazılı mevzuattan ya da hukuken tanınmış bir meslekten doğan yetkiler çerçevesinde hareket eden kişi hukuka aykırı davranmış sayılmaz.

Yargıtay 18. Ceza Dairesi – E. 2015/31618, K. 2017/11138, T. 18.10.2017

“TCK’nın 26. maddesinin birinci fıkrasına göre bir hakkı kullanan kimse hukuka aykırı bir şekilde hareket etmiş sayılamayacaktır. Bu hak, kanun, tüzük, yönetmelik, genelge gibi nizamlara dayanabileceği gibi hukuken tanınmış ve düzenlenmiş olmak kaydıyla bir mesleğin icrasından da doğabilir. Hukuka uygunluk nedeni olarak hakkın kullanılmasından söz edilebilmesi için, kişiye hukuk düzenince tanınmış subjektif bir hakkın varlığı gerekli olup, ancak kişinin bu hakkını sınırları içinde kullanması gerekir.”

Bu karar aynı zamanda önemli bir sınır da çiziyor: hakkın doğrudan kullanılabilir olması şarttır. Eğer söz konusu hakkı kullanmak için önce bir merciye başvurulması gerekiyorsa, o hakkın “kullanılması” artık bu maddenin kapsamında değerlendirilemez; o yola başvurmak gerekmektedir.

Basın Özgürlüğü ve Eleştiri Hakkı

Hakkın kullanılması, uygulamada en sık basın haberciliği ve eleştiri özgürlüğü bağlamında gündeme gelir. Kamuoyunu ilgilendiren bir konuyu haberleştiren ya da kamuya mal olmuş kişilere yönelik eleştiri içeren ifadeler kullanıldığında, hakaret suçu iddiasıyla karşı karşıya kalınabilir. Bu gibi durumlarda sanık, eylemininin basın özgürlüğü ya da düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında kalan bir hakkın kullanımı olduğunu savunabilir. Yargıtay’ın bu alandaki yaklaşımı tutarlıdır: ifade veya habercilik, Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan hakların sınırları içinde kaldığı sürece cezai sorumluluk doğurmaz. Ancak bu sınır, gerçeklikten tamamen kopuk, hakaret kastı taşıyan ya da özel yaşama haksız biçimde saldıran ifadeleri kapsamaz.

Şikâyet ve Başvuru Hakkı

Hakkın kullanılmasının bir diğer önemli alanı şikâyet ve başvuru hakkıdır. Yargıtay, anayasal şikâyet hakkı kapsamında kalan mesajların şantaj suçunu oluşturmadığına dair önemli bir karar vermiştir.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi – E. 2021/4498, K. 2022/5051, T. 16.02.2022

“Sanığın katılana göndermiş olduğu mesaj içeriklerinin bütünü ve söylendiği bağlam içinde değerlendirildiğinde, ifadelerin Anayasal şikâyet hakkı kapsamında kalması karşısında, şantaj suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden yerinde görülmeyen gerekçeyle mahkûmiyet kararı verilmesi kanuna aykırıdır.”

Bu karar, özellikle iş ilişkilerinde ya da alacak davalarında sıkça karşılaşılan şu senaryoda hayati önem taşır: bir kişi, hakkını almak için karşı tarafa “bu konuyu ilgili makamlara bildireceğim” dediğinde, bu ifade hukuki bir hakkın kullanımıdır. Şantaj, haksız bir menfaat sağlamak amacıyla tehdit etmektir; meşru bir hakkı yasal yollarla takip etmek bu kapsamda değildir.

Delil Elde Etme Hakkı: Ses ve Görüntü Kayıtları

Hakkın kullanılması kurumunun en tartışmalı uygulamalarından biri, kişinin kendi hakkını kanıtlamak amacıyla yaptığı ses ya da görüntü kayıtlarının delil niteliğidir. Yargıtay bu konuda net bir sınır çizmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu – E. 2019/311, K. 2023/13, T. 18.01.2023

“Ani gelişen durumlarda haberleşmenin tarafı olan kimsenin yaptığı kaydın, sonradan ele geçirilmesi mümkün olmayan delillerin muhafazası ve şikâyet hakkının kullanılması amacını taşıdığından hukuka aykırı sayılmamıştır. Ancak ani gelişen durum olmaksızın, plan yaparak ya da bir kurgu oluşturarak muhataplarının görüntülerinin veya seslerinin kayda alınması hâlinde bu kayıtların delil niteliği bulunmadığı gibi, alınan kayıtlar özel hayatın gizliliği kapsamında suç teşkil edebilecektir.”

Yani kural şudur: ani gelişen bir olayda, karşı tarafın rızası olmaksızın yapılan kayıt, şikâyet hakkının kullanılması kapsamında hukuka uygun kabul edilebilir. Ancak önceden plan yaparak, kurgu oluşturarak gerçekleştirilen kayıtlar bu güvenceden yararlanamaz ve ayrıca özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturabilir.

İkinci Fıkra: İlgilinin Rızası

TCK’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası, ilgilinin açıkladığı rıza çerçevesinde işlenen fiiller için ceza verilmeyeceğini öngörür. Ancak rızanın geçerli bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için bir dizi koşulun birlikte gerçekleşmesi şarttır. Bu koşullardan herhangi birinin eksik olması, rızayı geçersiz kılar ve eylemi suç olmaktan çıkarmaz. Yargıtay, bu koşulları kararlarında tutarlı biçimde şu şekilde sıralamaktadır:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu – E. 2018/226, K. 2022/478, T. 23.06.2022

“İlgilinin rızasına dayalı hukuka uygunluk nedeninin varlığı için gerekli koşullar: a) İlgili kişinin suç konusu üzerinde serbestçe tasarruf hakkı olmalıdır. b) Rıza göstereceği hususlarda aydınlatılmış olmalıdır. c) Rızayı serbest olarak özgürce açıklamalıdır. d) Rıza baştan itibaren bulunmalı, eylemin gerçekleştirilmesinden önce veya en geç suçun işlendiği sırada açıklanmalıdır. Failin hareketini yapmasından sonra açıklanan rıza, artık rıza değil bir icazet olacak ve eylemde hukuka uygunluk etkisi yaratmayacaktır. e) İlgili kişi rızaya ehil olmalıdır.”

Tasarruf Hakkı: Her Hakka Rıza Verilemez

Rızanın geçerli olabilmesi için ilk ve en temel koşul, ilgili kişinin o hak üzerinde serbestçe tasarruf yetkisine sahip olmasıdır. Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edemeyeceği haklara verilen rıza geçersizdir ve fail bu güvenceden yararlanamaz. Yaşam hakkı bunun en açık örneğidir. Hiç kimse, kendi yaşamı üzerinde rıza göstererek bir başkasını öldürtme konusunda geçerli bir izin veremez. Benzer biçimde, kanunun çocukların rızasını kabul etmediği durumlarda, çocuğun açıkladığı rıza hukuka uygunluk nedeni oluşturmaz. Yargıtay, özellikle cinsel suçlar alanında bu ilkeyi kararlılıkla uygulamaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu – E. 2015/136, K. 2018/98, T. 13.03.2018

“Kişinin rıza ehliyetinin varlığından söz edebilmek için o kişinin mutlaka reşit olması gerekmez. Ancak kanunun özel olarak mağdurun yaşı konusunda belirlemeye gittiği durumlarda, mağdurun rızası failin ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Türk Ceza Kanunu 103 ve 104. maddelerinde çocukların bu konudaki rıza açıklamalarını kabul etmemiştir.”

Rıza Zamanı: Sonradan Verilen Rıza Geçersizdir

Rızanın geçerli olabilmesi için eylem gerçekleştirilmeden önce ya da en geç eylem sırasında açıklanmış olması gerekir. Eylem bittikten sonra ortaya çıkan rıza artık hukuka uygunluk nedeni değildir; bu, hukuki açıdan “icazet” olarak nitelendirilir. İcazet mağdurun zararını belirli hukuk dallarında karşılayabilir, ama fail için cezai sorumluluktan kurtarıcı etkisi yoktur.

Özgür İrade: Hile ve Baskıyla Alınan Rıza

Rıza, serbest ve özgürce açıklanmış olmalıdır. Hile, yanıltma, baskı ya da tehdit yoluyla elde edilen rıza geçersizdir ve eylemi hukuka uygun hale getirmez. Bu alan, özellikle dini ya da manevi otorite kullanarak rıza sağlandığı ileri sürülen davalarda Yargıtay kararlarına sıkça konu olmuştur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu – E. 2017/785, K. 2019/404, T. 09.05.2019

“Hile, kişiyi ikna etmeye yönelik sözlerle gerçeğin gizlenmesi veya gerçeğe ilişkin kişinin algısının değiştirilmesi için söylenen söz ve davranışlardır; kişinin gerçeğe ilişkin olarak aldatılması, iradesinin yanılgıya sevk edilmesidir. Mağdurelerin dini duygularını istismar edip hile kullanmak suretiyle iradelerini fesada uğratarak rızalarının sakatlanıp sakatlanmadığının irdelenmesi gerekmektedir.”

Bu davada sanık, dini otorite konumunu kullanarak mağdurları kandırıp rıza gibi görünen bir kabul sağlamıştır. Yargıtay, irade sakatlığının rızayı geçersiz kıldığını, dolayısıyla hukuka uygunluk nedeninin oluşmadığını belirlemiştir. Kısaca: görünürde rıza vardır, ama o rıza hile ile elde edilmişse geçerli bir rıza değildir.

Rıza Ehliyeti: Zihinsel Yeterlilik

Rızanın geçerliliği için aranan son koşul, kişinin rıza açıklama ehliyetine sahip olmasıdır. Bu iki anlama gelir: birincisi, rızayı açıklaması gereken kişi, korunan hukuksal yararın bizzat sahibi olmalıdır. İkincisi, bu kişinin akıl ve ruh sağlığı yerinde olmalı; rızayı anlamlandırma ve sonuçlarını kavrama yeteneği bulunmalıdır. Yargıtay, zeka geriliği olan bir bireyin cinsel eylem için verdiği rızanın geçerliliğini ele aldığı bir davada bu ilkeyi somutlaştırmıştır: kişinin eyleminin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayıp kavrayamayacağı, rızanın geçerli sayılıp sayılamayacağı açısından belirleyicidir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi – E. 2023/5534, K. 2024/1178, T. 14.02.2024

“İlk Derece Mahkemesi, sanığın eylemini mağdurenin rızası doğrultusunda işlendiği kabul etmekle birlikte, Adli Tıp Kurumu raporuyla mağdurdaki zeka geriliğinin fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamasını engellediği saptandığından rıza geçerli kabul edilmemiştir.”

Rızanın Geri Alınması

Rıza, kişinin kendi hakkı üzerinde bir tasarrufu olduğundan prensip olarak geri alınabilir. Ancak bu geri almanın hukuki sonuçları, rızanın işlev gördüğü alana göre farklılaşabilir. Özellikle tıbbi işlemler gibi alanlarda, rızanın geri alınmasının mümkün olup olmadığı ve ne zaman etkili olduğu tartışmalı olmaya devam etmektedir. Genel ilke şudur: eylem başladıktan sonra yapılan geri alma, eylemin tamamlanmış kısmı açısından artık bir etki yaratmayabilir.

Çocukların Rızası: Kanunun Özel Düzenlemeleri

Çocukların rızası meselesi, TCK’nın 26. maddesi bağlamında özellikle cinsel suçlar açısından ayrıca ele alınmalıdır. Kanun, on beş yaşını tamamlamamış çocukların cinsel suçlara ilişkin her türlü rıza açıklamasını geçersiz saymıştır. On beş ile on sekiz yaş arasındaki çocuklar bakımından ise rızanın belirli koşullarda dikkate alınabileceği; ancak cebir, tehdit ve hile durumlarında bu rızanın da korumasız kalacağı düzenlenmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu – E. 2016/73, K. 2020/40, T. 30.01.2020

“Kanun koyucu çocuğu cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği bölümde ‘onbeş yaşını bitirmiş’ ve ‘onbeş yaşını tamamlamamış’ şeklinde iki ayrı dönem olarak ele almıştır. On beş yaşını tamamlamamış çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken, diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir hal varlığında suç oluşmaktadır.”

Yargıtay’ın cinsel suçlar alanındaki kararlarında, rızanın geçerliliğine ilişkin değerlendirme son derece özenli biçimde yapılmaktadır. Sanık, rızanın geçerli olduğunu ileri sürdüğünde; mağdurun yaşı, rızayı kavrama kapasitesi, beyan koşulları ve olayın tüm çevre koşulları tek tek incelenmektedir. Bu tür davalarda deneyimli bir İstanbul ceza avukatından destek almak, hem sanık hem de mağdur açısından kritik önem taşır.

Tıbbi Müdahaleler ve Rıza

TCK’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası, tıp hukuku alanında da belirleyici rol oynar. Aydınlatılmış rıza olmaksızın gerçekleştirilen tıbbi müdahale, görünürde yaralama suçunu oluşturabilir. Ancak hastanın yeterince bilgilendirilmiş ve anlaşılır biçimde rıza verdiği müdahalelerde, sağlık mesleğinin icrası ile rıza hukuka uygunluğu birlikte değerlendirilir. Bu noktada aydınlatma yükümlülüğü kritik önem taşır: rızanın geçerli sayılabilmesi için kişinin rıza göstereceği konularda yeterince bilgilendirilmiş olması gerekir. Yetersiz aydınlatmaya dayalı rıza, hukuki anlamda eksik bir rızadır.

Hakkın Kullanılması ile İlgilinin Rızasının Temel Farkı

Bu iki kurumu birbirinden ayıran en temel nokta şudur: hakkın kullanılmasında fail, hukuk düzeninin doğrudan kendisine tanıdığı bir yetki ya da özgürlük alanında hareket eder; karşı tarafın kabulüne gerek yoktur. İlgilinin rızasında ise hukuken korunan bir menfaatin sahibi, o menfaate yönelik eylem için önceden izin verir ve bu izin eylemi hukuka uygun kılar. Pratikte bu fark şöyle somutlaşır: bir gazeteci gerçek ve kamusal çıkara ilişkin bir haberi yayımlarken hakkını kullanmaktadır; herhangi bir kişinin onayına ihtiyaç yoktur. Bir cerrah ise ameliyat yapabilmek için hastanın rızasına ihtiyaç duyar; hak sahibinin onayı olmadan yapılan müdahale hukuka aykırıdır.

Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

TCK’nın 26. maddesi kapsamında savunma ya da iddia yürütülürken gözden kaçırılmaması gereken birkaç önemli husus vardır. Hakkın kullanılması savunmasında, söz konusu hakkın hukuk düzenince gerçekten tanınmış ve kapsam olarak belirlenmiş bir hak olması gerekir. Kanunda ya da başka düzenleyici normlarda açıkça öngörülmeyen bir “hak” bu madde kapsamında değerlendirilemez. Öte yandan hakkın sınırı da önemlidir: bir hakkın varlığı, o hakkın sınırsız kullanılabileceği anlamına gelmez. İlgilinin rızası söz konusu olduğunda ise rızanın zamanına, içeriğine ve kişinin ehliyet durumuna özellikle dikkat edilmelidir. Rızanın hile ya da baskıyla alındığına dair herhangi bir bulgu, tüm savunmayı çökertebilir. Aynı şekilde, kişinin rıza açıklandığı sırada tam olarak ne yapılacağından haberdar olup olmadığı da belirleyici bir etkendir. TCK’nın 26. maddesi kapsamındaki davalarda savunmanın ya da iddianın doğru kurgulanması, hukuki ayrıntılara hâkimiyet gerektiriyor. Bu tür davalarda bir İstanbul ceza avukatına başvurmanız, hak kayıplarını önlemek açısından önemlidir.

Sonuç

TCK’nın 26. maddesi iki ayrı hukuka uygunluk nedenini düzenler. Hakkın kullanılması, hukuk düzeninin doğrudan tanıdığı bir yetkinin sınırları içinde hareket etmeyi kapsar; bu yetkinin aşılması ise güvenceyi ortadan kaldırır. İlgilinin rızası, kişinin kendi hakkı üzerinde serbestçe tasarruf ederek ve geçerli biçimde izin vermesiyle eylemi meşrulaştırır; ancak tasarruf yetkisinin bulunmadığı, rızanın irade sakatlığıyla ya da bilgisizlik içinde alındığı ya da kişinin ehil olmadığı durumlarda bu güvence işlemez. Yargıtay kararları incelendiğinde, her iki kurumun da somut olayın tüm koşulları değerlendirilerek uygulandığı görülmektedir. Rızanın varlığı ile rızanın geçerliliği arasındaki fark, mahkemelerin en dikkatli biçimde üzerinde durduğu meseledir.
0507 551 87 38