Derneğin kendiliğinden sona ermesi, Türk Medeni Kanunu’nun 87. maddesinde sayılan sebeplerden birinin gerçekleşmesiyle, hiçbir mahkeme veya idari makam kararına ihtiyaç olmaksızın kanun gereği meydana gelen bir tüzel kişilik sona erme biçimidir. Amacın gerçekleşmesi veya imkânsızlaşması, ilk genel kurulun süresinde yapılamaması, borç ödemede acze düşme, yönetim kurulunun oluşturulamaması ya da olağan genel kurulun iki defa üst üste toplanamaması hâllerinden biri gerçekleştiği anda dernek infisah eder. Sulh hukuk mahkemesinin bu yöndeki kararı, infisahı yaratan kurucu bir karar değil, kanun gereği daha önce gerçekleşmiş olan bu olguyu resmiyete kavuşturan bildirici (deklaratif) bir tespit hükmüdür.
TMK m.87 Neyi Düzenler?
Türk Medeni Kanunu’nun 87. maddesinde düzenlenen kendiliğinden sona erme kurumu, dernek tüzel kişiliğini sonlandıran ve kanunda tahdidi (sınırlı) olarak sayılan beş olguya bağlanan sona erme biçimidir. Maddenin lafzı, sistematiği ve getirdiği hukuki mekanizma incelendiğinde, kanun koyucunun infisah olgusunu doğrudan doğruya kanunda tarif edilen maddi ve hukuki olguların tamamlandığı ana bağladığı görülür.
Türk Medeni Kanunu m.87 — Derneklerin Kendiliğinden Sona Ermesi
“Dernekler, aşağıdaki hâllerde kendiliğinden sona erer:
1. Amacın gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin olanaksız hâle gelmesi veya sürenin sona ermesi,
2. İlk genel kurul toplantısının kanunda öngörülen sürede yapılmamış ve zorunlu organların oluşturulmamış olması,
3. Borç ödemede acze düşmüş olması,
4. Tüzük gereğince yönetim kurulunun oluşturulmasının olanaksız hâle gelmesi,
5. Olağan genel kurul toplantısının iki defa üst üste yapılamaması.
Her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini isteyebilir.”
Maddenin son fıkrasında yer alan “her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini isteyebilir” hükmü, bu beş sebepten birinin gerçekleştiğinin yargı mercii önünde tespit ettirilmesini düzenler. Bu tespit, aşağıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere infisahı doğuran değil, daha önce doğmuş infisahı saptayan bir işlemdir.
Sulh Hukuk Mahkemesinin Tespit Kararı Kurucu mu, Bildirici mi?
Uygulamada ve doktrinde en sık tartışılan mesele, sulh hukuk mahkemesince verilecek tespit kararının inşai yani kurucu bir karar mı, yoksa deklaratif yani bildirici nitelikte bir karar mı olduğu sorunudur. Bu ayrım, derneğin tüzel kişiliğinin sona erme anının ve ehliyet alanının sınırlandırıldığı tarihin tayini bakımından kilit önemdedir. Kurucu kararlar, hükmün kesinleştiği andan itibaren yeni bir hukuki durum meydana getiren yargısal tasarruflardır; bildirici kararlar ise mevcut bir hukuki durumun, ilişkinin veya olgunun varlığını yahut yokluğunu geçmişe etkili olarak tespit ve teyit eden hükümlerdir.
TMK m.87 metninde kanun koyucunun fesih kavramı yerine “kendiliğinden sona erer” ifadesini bilinçli olarak tercih ettiği görülür. Mahkemece derneğin feshine karar verilmesi hâlleri, kanunun 89. maddesinde mahkemenin fesih kararı başlığı altında ayrıca düzenlenmiştir; bu hâllerde tüzel kişiliğin sona ermesi mahkemenin vereceği kurucu nitelikteki fesih kararına bağlıdır. Oysa kendiliğinden sona erme yani infisah hâlinde, tüzel kişiliği sona erdiren bizzat kanunun kendisidir. Mahkeme, sona ermeyi meydana getiren kurucu bir işlem tesis etmemekte; yalnızca kanunun emredici hükmü uyarınca gerçekleşmiş bulunan objektif sona erme sebebini maddi vakıalar ışığında inceleyerek saptamaktadır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 09.07.2014 tarihli, E. 2014/11747 ve K. 2014/11012 sayılı ilamında, “her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini isteyebilir” düzenlemesinin emredici olduğu ve kanun koyucunun bu istemin sulh hukuk mahkemesince incelenmesini emrettiği vurgulanmıştır. Kararda görev uyuşmazlığı çözülürken davanın “derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespiti ve tasfiyesine karar verilmesi istemine” ilişkin olduğu belirtilerek sulh hukuk mahkemesinin görevli olduğuna hükmedilmiştir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 28.05.2018 tarihli, E. 2017/8673 ve K. 2018/13275 sayılı ilamında da aynı doğrultuda, TMK m.87/5 kapsamındaki tespit isteminin sulh hukuk mahkemesinin görev alanına girdiği ve mahkemenin işin esasına girerek infisah şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemesi gerektiği ifade edilmiştir. Nitekim aynı kararda, mahkemenin tüm delilleri toplayıp işin esasını incelemek yerine görevsizlik gerekçesiyle davayı usulden reddetmesinin isabetsiz olduğu belirtilmiştir.
Bu yaklaşım, benzer bir tüzel kişilik yapısına sahip kooperatiflerin infisahı hususunda da geçerlidir; uygulamada üst üste üç yıl genel kurul yapılmamış olması hâlinde kooperatifin feshedilmiş sayılacağı kanunun kendi ifadesi kabul edilmekte, mahkeme kararının kurucu değil geçmişe etkili bir tespit işlemi olduğu benimsenmektedir. Bu kıyasın hukuki temeli tesadüfi değildir: TMK m.5 uyarınca “bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır” ve TTK m.1 uyarınca Türk Ticaret Kanunu, Türk Medeni Kanunu’nun “ayrılmaz bir parçası”dır. Dolayısıyla TMK, TBK ve TTK tek bir özel hukuk bütünü oluşturduğundan, kooperatif ve dernek gibi farklı özel kanunlara tâbi tüzel kişilikler arasında infisah kurumunun ortak mantığı bakımından kıyasen değerlendirme yapılması, ceza hukukunun aksine özel hukukta geçerli olan kıyas serbestisiyle ve kanunun kendi bütünlük anlayışıyla tam olarak uyumludur.
Tüzel kişiliğin infisah sebebinin gerçekleştiği tarih ile mahkeme kararının kesinleştiği tarih birbirinden ayrılmalıdır: infisah, kanunda sayılan sebebin fiilen ve hukuken gerçekleştiği tarihte meydana gelir; mahkeme kararı bu tarihi geçmişe dönük olarak tespit eder. Nitekim Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 08.06.2017 tarihli, E. 2017/1018 ve K. 2017/8644 sayılı kararında, kanuni şartlar gerçekleştiğinde mahkemenin pasif kalarak uyuşmazlığı sonuçsuz bırakmasının hukuka aykırı olduğu, davanın kabulü ile derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespiti yerine “karar verilmesine yer olmadığına” karar verilmesinin isabetsiz bulunduğu hükme bağlanmıştır. Mahkemenin görevi, kanunda sayılan objektif sona erme olgusunun hangi tarihte gerçekleştiğini dosyadaki delillerle tespit etmek ve bu tespitle derneğin hukuki durumunu tereddütsüz şekilde açığa kavuşturmaktır.
Burada iki farklı “sona erme” anının birbirine karıştırılmaması önemlidir. Birincisi, infisahın tetiklendiği andır: kanunda sayılan sebebin fiilen gerçekleştiği, derneğin normal hukuki hayatının sona erdiği ve tasfiye ehliyetine geçildiği tarihtir. İkincisi, tüzel kişiliğin tam anlamıyla ortadan kalktığı andır: aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere TMK m.52 uyarınca tasfiye amacıyla sınırlı ehliyet, tasfiye tamamlanıp kayıt dernekler kütüğünden silinene kadar devam eder. Bu iki an arasındaki fark, derneğin “ara dönem” olarak nitelendirilen sürecinin hukuki temelini oluşturur.
Derneğin Kendiliğinden Sona Erme Sebepleri
Amacın Gerçekleşmesi, İmkânsız Hâle Gelmesi veya Sürenin Sona Ermesi
Dernekler, TMK m.56 uyarınca kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere kurulan tüzel kişilik sahibi kişi topluluklarıdır. Amaç, derneğin varlık sebebini ve tüzel kişiliğin hak ehliyetinin genel sınırlarını oluşturan kurucu unsurdur. Amacın bulunmadığı veya ulaşılamaz hâle geldiği bir yerde dernek tüzel kişiliğinin varlığını sürdürmesi hukuken anlamsızlaşır.
TMK m.87/1’de bu bakımdan üç ayrı alt hâl düzenlenmiştir: amacın gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin olanaksız hâle gelmesi ve tüzükte öngörülen sürenin sona ermesi. Bir dernek, tüzüğünde belirli ve sınırlı bir süre için kurulduğunu açıkça öngörmüşse — örneğin belirli bir projeyi veya etkinliği gerçekleştirmek üzere sınırlı bir faaliyet süresi belirlenmişse — bu sürenin dolması, amacın gerçekleşip gerçekleşmediğinden veya imkânsızlaşıp imkânsızlaşmadığından bağımsız olarak, kendiliğinden sona erme sonucunu doğurur. Bu üçüncü alt hâl, tüzel kişiliğin ömrünün kurucu iradeyle önceden sınırlandırılmış olmasının doğal bir sonucudur; sürenin sona ermesiyle birlikte, tıpkı amacın imkânsızlaşmasında olduğu gibi, başkaca bir organ kararına veya mahkeme müdahalesine gerek kalmaksızın infisah kendiliğinden gerçekleşir.
Amacın gerçekleşmesinin olanaksız hâle gelmesi hem fiilî hem de hukuki sebeplerden kaynaklanabilir. Fiilî imkânsızlık, tüzükte hedeflenen amacın yöneldiği maddi konunun, fiziki varlığın veya tesisin tamamen ve geri döndürülemez biçimde ortadan kalkması durumunda gerçekleşir. Hukuki imkânsızlık ise, tüzükte belirlenen amacın yürürlüğe giren emredici mevzuat değişiklikleri sebebiyle icrasının hukuken yasaklanması veya kamu idarelerinin münhasır tekeline bırakılması hâllerinde ortaya çıkar. İmkânsızlık kavramının, derneğin amacını bir süreliğine geciktiren dönemsel krizlerden, idari gecikmelerden veya geçici kaynak yetersizliklerinden kesin hatlarla ayrılması gerekir; imkânsızlığın objektif, sürekli, kalıcı ve giderilmesi mümkün olmayan bir mahiyet taşıması zorunludur.
Amacın gerçekleşmesinin imkânsız hâle geldiği kesinleştiği anda, başkaca hiçbir organ kararına veya idari işleme gerek kalmaksızın dernek tüzel kişiliği kanun gereği kendiliğinden infisah eder. Bu noktada genel kurulun sonradan toplanarak tüzükteki amacı değiştirmek suretiyle sona ermeyi bertaraf edip edemeyeceği sorusu önem taşır; cevap TMK’nın emredici hükümleri karşısında olumsuzdur. TMK m.87/1 uyarınca infisah gerçekleştiği anda, derneğin normal hukuki hayatı sona ermiş ve tüzel kişilik TMK m.52 gereğince tasfiye evresine girmiştir. Hak ve fiil ehliyeti yalnızca tasfiye gayesine hasredilmiş bir tüzel kişilikte, genel kurulun derneği yeniden faal kılacak kurucu kararlar alma yetkisi kanunen son bulur. Amaç bir kez imkânsız hâle gelip kanun gereği infisah sonucu doğduktan sonra, genel kurulun toplanarak yapacağı bir tüzük değişikliği bu sonucu ortadan kaldırmaz; infisahtan sonraki tüzük tadili, infisahın gerçekleştiği tarihi esas alan tespit kararını etkilemez. Üyelerin veya son yöneticilerin yeni bir amaç doğrultusunda faaliyet yürütmek istemeleri hâlinde izlemeleri gereken yol, infisah eden derneğin tasfiye sürecini eksiksiz tamamlatıp sicilden terkinini sağlamak ve ardından tamamen yeni bir dernek tüzel kişiliği kurmaktır.
İlk Genel Kurul Toplantısının Süresinde Yapılmaması
Kanunda öngörülen süre içinde ilk genel kurul toplantısının yapılmaması ve buna bağlı olarak yönetim ve denetim kurulu gibi zorunlu organların oluşturulamaması, derneğin daha kuruluş aşamasında organik işlerlik kazanamadığını gösteren objektif bir infisah sebebidir. Kurucular tarafından tüzük hazırlanıp dernek tüzel kişilik kazandıktan sonra, kanunun öngördüğü sürede zorunlu organların teşkil edilememesi, tüzel kişiliğin varlık sebebini fiilen ortadan kaldırır.
Borç Ödemede Acze Düşme
TMK m.87/3’te düzenlenen borç ödemede acze düşmüş olma hâli, dernek tüzel kişiliğinin ekonomik varlığını yitirmesi ve mali taahhütlerini ifa edemez duruma gelmesi sonucunda öngörülmüş objektif bir infisah sebebidir. Bu kurumun İcra ve İflas Kanunu bağlamındaki iflas müessesesinden farkı net olarak ortaya konulmalıdır. İİK m.43 uyarınca iflas yoluyla takip, kural olarak yalnızca Türk Ticaret Kanunu anlamındaki tacirlere ve tacir sıfatındaki kişilere özgülenmiştir. Dernekler, kazanç paylaşma amacı gütmeyen kişi toplulukları olduklarından kural olarak tacir sıfatına sahip değillerdir ve doğrudan iflasa tâbi tüzel kişilikler arasında yer almazlar. Kanun koyucu, derneklerin iflasa tâbi olmamasından kaynaklanan hukuki boşluğu doldurmak ve mali yönden batmış derneklerin hukuk âleminde süresiz dolaşarak yeni borçlar üretmesini engellemek amacıyla TMK m.87/3’te borç ödemede acze düşmeyi müstakil bir kendiliğinden sona erme sebebi olarak öngörmüştür.
Borç ödemede acze düşme, geçici nitelikteki nakit akışı sıkışıklıklarından veya tekil borçların vadesinde ödenmesinde yaşanan anlık gecikmelerden ayrılmalıdır. Derneğin belirli bir tarihte kasasında veya banka hesabında nakit para bulunmaması, tek başına acze düştüğünü göstermez; aciz hâli, derneğin malvarlığı değerlerinin mevcut ve muaccel borçlarını karşılamaya yetmediğinin ve bu durumun süreklilik arz eden yapısal bir nitelik taşıdığının somut olgularla ortaya konulmasını gerektirir. Uygulamada bu hususun ispatı, İİK m.143 uyarınca ya da İİK m.105/I delaletiyle haczedilecek mal bulunamaması nedeniyle icra dairesince düzenlenen kesin aciz belgesiyle aranmaktadır; icra dairesi aracılığıyla derneğin bilinen adreslerinde fiilî haciz yapılmış olması, banka hesapları ile taşınır ve taşınmaz malları üzerinde kapsamlı araştırmaların yürütülmüş bulunması ve tüm bu cebri icra safahatına rağmen borcu karşılayacak malvarlığı unsuruna rastlanmamış olması aranır. Bu titiz ispat standardının amacı, derneklerin mali güçlük gerekçesiyle kötü niyetli veya afaki iddialarla infisah tehdidi altında bırakılmasını önlemektir; bir alacaklının salt alacağını tahsil edemediğini beyan etmesi veya dernek aleyhine ilamsız icra takibi başlatmış olması aciz hâlinin varlığını kabule yetmez.
Yönetim Kurulunun Tüzük Gereğince Oluşturulamaması
Tüzükte öngörülen usule göre yönetim kurulunun oluşturulmasının olanaksız hâle gelmesi de ayrı bir infisah sebebidir. Bu hâl, genel kurulun toplanabildiği ancak tüzükte aranan asgari üye sayısını veya nitelikleri karşılayacak yönetim kurulu üyelerinin bulunamadığı durumlarda ortaya çıkabilir; sonucu, derneğin en temel yürütme organından mahrum kalmasıdır.
Olağan Genel Kurulun İki Defa Üst Üste Yapılamaması
TMK m.87/5’te yer alan bu bent, dernek tüzel kişiliğinin demokratik meşruiyetini ve organik işlerliğini yitirmesi neticesinde öngörülmüş objektif bir infisah sebebidir. Genel kurul, dernek organlarının seçildiği, faaliyet ve hesapların ibra edildiği, tüzük değişikliklerinin yapıldığı ve tüzel kişiliğin nihai akıbetinin tayin edildiği en yetkili organdır; genel kurulun toplanma kabiliyetini yitirmesi, tüzel kişiliğin irade oluşturma yeteneğinin felce uğradığını gösterir.
Kanun metnindeki “toplantının yapılamaması” ifadesi dar veya lafzi bir yoruma tâbi tutulamaz; kanun koyucu, toplantının hangi somut sebeple yapılamadığına dair bir ayrım gözetmemiştir. Bu düzenleme hem yönetim organının genel kurulu hiç toplantıya çağırmaması hâlini, hem de usulüne uygun çağrı yapılmasına rağmen toplantının fiilen gerçekleştirilememesi durumunu kapsar. İkinci ihtimal tek başına nisap yetersizliğinden ibaret değildir; toplantı ve karar nisaplarının sağlanamaması bu ihtimalin en sık rastlanan görünümü olmakla birlikte, çağrı usulüne uygun yapıldığı hâlde toplantının fiilen icra edilmesini engelleyen başka fiili imkânsızlık sebepleri de aynı kapsamda değerlendirilir. İlk ihtimalde yönetim organının görevini ihmal etmesi veya dağılması söz konusuyken, ikinci ihtimalde üyelerin derneğe karşı bütünüyle ilgisiz kaldığı ve iradi katılımın dağıldığı yahut toplantının fiilen yapılmasını önleyen somut bir engelin ortaya çıktığı bir tablo söz konusudur; kanunun aradığı objektif olgu bakımından bu hâller arasında sonuç doğurma yönünden fark yoktur.
Bu noktada yalnızca mücbir sebep niteliğindeki istisnai hâller ayrık tutulmalıdır. Doğal afet, savaş hâli veya kamu sağlığını tehdit eden salgın hastalık dönemlerinde olduğu gibi, mevzuat gereği genel kurulların idari makamlarca ertelendiği veya yasaklandığı süreçlerde toplantıların yapılamaması, TBK’daki mücbir sebep kavramının genel çerçevesi uyarınca dernek organlarının veya üyelerinin iradi bir eksikliğine dayandırılamaz; böyle bir dönemde gerçekleşen toplantısızlık, kendiliğinden sona erme sonucunu doğurmaz. Bu tür hukuki ve idari mücbir sebeplerin bulunmadığı olağan şartlarda ise genel kurulun üst üste iki defa gerçekleştirilememesi, TMK m.87/5 uyarınca derneğin kendiliğinden sona ermesi sonucunu doğurur.
İnfisahtan Tasfiyenin Tamamlanmasına Kadar Geçen Ara Dönem
Sona erme sebebinin gerçekleştiği tarih ile sulh hukuk mahkemesinin tespit kararının kesinleşmesi ve tasfiye işlemlerinin tamamlanarak derneğin dernekler kütüğünden silinmesi arasında geçen süre, dernekler hukukunda ara dönem olarak nitelendirilir. Bu dönemde derneğin tüzel kişiliğinin akıbeti, TMK’nın genel tüzel kişilik rejimini düzenleyen amir hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.
Türk Medeni Kanunu m.52 — Tasfiye Sırasında Tüzel Kişiliğin Devamı
“Sona eren tüzel kişinin kişiliği, ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlı olmak üzere tasfiye sırasında da devam eder.”
Bu hüküm, kanun koyucunun infisah eden bir tüzel kişiliğin bir anda tamamen yok olmasını benimsemediğini, aksine bunun kamu düzenini, üçüncü kişilerin haklarını ve dernek alacaklılarının menfaatlerini zedeleyeceğini öngörerek tüzel kişiliğin varlığını tasfiye amacıyla sınırlı olmak kaydıyla koruduğunu ortaya koyar. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 27.10.2011 tarihli, E. 2011/3765 ve K. 2011/6395 sayılı kararında, tasfiye gerçekleşmeden derneğin dernek kütüğünden silinemeyeceği ve tüzel kişiliğini koruyacağı vurgulanarak, malvarlığının bulunmamasının tasfiyeye engel olmayacağının gözardı edilmesinin isabetsiz olduğu belirtilmiştir. Aynı ilke, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 27.10.2011 tarihli, E. 2011/4852 ve K. 2011/6445 sayılı kararında ve 29.03.2012 tarihli, E. 2012/965 ve K. 2012/2351 sayılı kararında yinelenmiş; Yargıtay 18. Hukuk Dairesi de 14.04.2014 tarihli, E. 2014/4604 ve K. 2014/6857 sayılı ilamında tasfiye gerçekleşmeden tüzel kişiliğin sona ermeyeceğini emredici şekilde ifade etmiştir.
Bu içtihatların ortaya koyduğu temel gerçek şudur: derneğin kendiliğinden sona erme sebebinin gerçekleşmesiyle birlikte tüzel kişilik derhal ve bütünüyle ortadan kalkmaz; dernek kütüğündeki kayıt terkin edilene kadar tüzel kişilik mevcudiyetini sürdürür. Nitekim Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 25.12.2024 tarihli, E. 2024/12402 ve K. 2024/13751 sayılı kararında geçen, davalı derneğin ilgili valilik yazısından belirli bir tarih itibarıyla feshedilip kaydının silindiği ve bu tarih itibarıyla tüzel kişiliğini yitirdiği yönündeki tespit, tüzel kişiliğin tam anlamıyla ortadan kalkmasının ancak kaydın silinmesi anında gerçekleştiğini gösterir. Kayıt kütükte durduğu sürece tüzel kişilik hukuken mevcuttur; ancak bu mevcudiyet TMK m.52 uyarınca hak ve fiil ehliyeti bakımından mutlak bir sınırlandırmaya tâbidir — yani infisahın tetiklendiği an ile tüzel kişiliğin nihai olarak ortadan kalktığı an aynı tarih değildir, aralarındaki süre tasfiye amacıyla sınırlı ehliyetle köprülenir.
Bu yasal sınırlandırmanın hukuki sonucu şudur: infisah anından itibaren dernek organlarının temsil yetkisi, derneğin olağan faaliyetlerini yürütmek veya genişletici işlemler tesis etmek bakımından son bulmuştur. Dernek, sona erme sebebinin gerçekleştiği andan itibaren kanun gereği tasfiye evresine girmiştir. Dernek adına tesis edilen hukuki işlemler, yalnızca mevcut malvarlığının muhafazası, üçüncü kişilere olan borçların tasfiyesi, alacakların tahsili ve tasfiye işlemlerinin yürütülmesi amacıyla sınırlı olduğu ölçüde tüzel kişiliği bağlar. Tasfiye amacını taşımayan, yeni borç altına sokan işlemler — örneğin uzun vadeli kira sözleşmeleri imzalanması veya yeni istihdam yaratılması — dernek tüzel kişiliğini bağlamaz; bu tür muameleler tüzel kişi yönünden ehliyet sınırını aşan yetkisiz temsil niteliğinde kalır. Buna karşılık derneğin varlığını korumaya matuf koruyucu işlemler, acil bakım ve onarımlar, menkul ve gayrimenkullerin zıyaını önleyici tedbirler ile tasfiye masraflarını karşılamaya yönelik olağan tasarruflar tasfiye gayesi kapsamında geçerli kabul edilir ve doğrudan dernek malvarlığını bağlar. Üçüncü kişilerin iyi niyet iddiaları da bu kanunen daralmış ehliyet alanını genişletemez; zira tüzel kişinin ehliyetsiz olduğu bir alanda borç altına girmesi hukuken mümkün değildir.
Ara Dönemde Yöneticilerin Şahsi Sorumluluğu
TMK m.87’deki infisah şartlarının gerçekleştiğini bilen veya bilmesi gereken dernek yöneticileri, bu tarihten itibaren derneğin olağan faaliyetlerini durdurmak ve tasfiye sürecine sokmakla yükümlüdür. Yöneticilerin infisah vuku bulmamış gibi hareket ederek üçüncü kişilerle yeni borç doğurucu sözleşmeler akdetmeleri veya dernek malvarlığını riske atacak taahhütlere girmeleri hukuka aykırılık teşkil eder.
Bu durumlarda tasfiye amacını aşan işlemler tüzel kişiliği bağlamayacağından, bu işlemlerden doğan zararlar bakımından işlemi yapan yöneticilerin üçüncü kişilere karşı doğrudan şahsi sorumluluğu gündeme gelir. Türk Borçlar Kanunu’nun yetkisiz temsile ilişkin hükümleri kıyasen işletildiğinde, temsil yetkisinin tasfiye amacıyla sınırlandığını bilmeyen veya bilmesi gerekmeyen iyi niyetli üçüncü kişilerin uğradığı zararlardan, yetki sınırını bilerek aşan yöneticiler şahsen ve müteselsilen sorumlu olur. Bu sorumluluk yalnızca üçüncü kişilere karşı değil, bizzat dernek tüzel kişiliğine ve üyelere karşı da doğar; infisah ettiğini bilmesine rağmen mahkemeye başvurarak durumu tespit ettirmeyen ve tasfiye sürecini başlatmayan yöneticiler, vekâlet akdine ilişkin genel hükümler uyarınca özen ve sadakat borçlarını ihlal etmiş sayılır ve verdikleri zararı şahsi malvarlıklarıyla tazmin etmekle yükümlü olur.
Taraf teşkili bakımından da tüzel kişiliği sona eren derneklerde yöneticilerin ve tasfiye memurlarının rolü kritiktir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 13.02.2025 tarihli, E. 2024/16023 ve K. 2025/1921 sayılı ilamında, sona ermiş bir dernek hakkında taraf ehliyeti bulunmadan hüküm kurulamayacağı belirtilmiş; derneğin ihyasının sağlanması bakımından son yönetim kuruluna husumet yöneltilerek ayrı bir dava açılması için davacı tarafa süre verilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 25.12.2024 tarihli, E. 2024/12402 ve K. 2024/13751 sayılı ilamında da, tasfiye sürecinde derneğe tasfiye memuru atanmak üzere süre verilip atama yapıldıktan sonra tebligat yapılarak taraf teşkilinin sağlanması ve delillerin toplanmasından sonra karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Tespit Davasını Kimler Açabilir? “Her İlgili” Kavramı
TMK m.87’nin son fıkrasındaki “her ilgili” ifadesi, tespit davasını yalnızca derneğin kurucularına veya yönetim organlarına özgülenen dar bir hak alanı olarak değil, tüzel kişiliğin mevcudiyetiyle doğrudan ya da dolaylı bağı bulunan geniş bir sübjektif hak ve menfaatler grubunu kapsayan bir dava ehliyeti olarak düzenler. Medeni usul hukukunun genel prensipleri uyarınca, HMK m.114 çerçevesinde davacının bu tespiti istemekte meşru, somut, güncel ve korunmaya değer bir menfaatinin bulunması gerekir.
Üyeler ve Alacaklılar
“Her ilgili” kavramının ilk halkasını dernek üyeleri oluşturur. Bir derneğin organlarının çalışamaz hâle gelmesi, amacının imkânsızlaşması veya olağan genel kurullarının yapılamaması, üyelerin yönetsel haklarını, genel kurula katılma ve oy kullanma yetkilerini ve derneğin faaliyetlerini denetleme haklarını doğrudan felce uğratır. Dolayısıyla bir dernek üyesinin, infisah sebeplerinden birinin gerçekleştiğini ileri sürerek sulh hukuk mahkemesinden tespit talep etmesinde doğrudan ve güncel bir hukuki yararı bulunduğu tartışmasızdır; bu davayı açabilmesi için üyenin herhangi bir yöneticilik sıfatına sahip olması gerekmez.
İkinci halkayı ise dernek tüzel kişiliği ile borç-alacak ilişkisi içine girmiş üçüncü kişiler, bilhassa dernek alacaklıları oluşturur. Kendiliğinden sona erme sebepleri ortaya çıkmış veya yönetim organları dağılmış bir dernekle karşı karşıya kalan alacaklılar bakımından hukuki güvenlik ciddi bir tehdit altındadır; alacağın dernek malvarlığından tahsili veya tasfiye sonucunda kalan malvarlığından pay alınabilmesi, infisahın resmen tespiti ve ardından bir tasfiye kurulunun atanmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bununla birlikte, dernekle sürekli borç ilişkisi içinde olan üçüncü kişiler ile dernek aleyhine açılmış derdest bir davada taraf olan karşı yanlar da bu kapsamda değerlendirilir. Buna karşılık kanundaki “her ilgili” tabiri, dernekle üyelik bağı, hukuki veya mali bir ilişkisi ya da korunmaya değer somut bir menfaati bulunmayan kişilerin salt meraktan dava açabileceği bir halk davası (actio popularis) mekanizması olarak yorumlanamaz; HMK m.114/1-h uyarınca davacının hukuki korunma ihtiyacını somut olgularla ortaya koyması gerekir.
Mülki İdare Amirliği ve Cumhuriyet Savcılığı
Özel hukuk kişilerinin sübjektif menfaatlerinin ötesinde, mülki idare amirliği ve Cumhuriyet savcılığının bu tespit davasını açma ehliyetine sahip olup olmadığı ayrıca değerlendirilmelidir. Dernekler Kanunu’nun 19. maddesi, idarenin dernekler üzerindeki genel denetim yetkisini düzenler: dernekler, faaliyetlerini ve gelir-gider işlemlerinin sonuçlarını gösteren beyannameyi her yıl mülki idare amirliğine vermekle yükümlüdür; İçişleri Bakanlığı veya mülki idare amiri gerekli gördüğü hâllerde derneklerin tüzükte gösterilen amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterip göstermediğini denetletebilir ve suç teşkil eden fiillerin tespiti hâlinde durum Cumhuriyet savcılığına bildirilir.
Bir derneğin organlarını yitirerek fiilen ortadan kalkmasına rağmen resmi kayıtlarda faal gibi görünmesi, kamusal güveni ve işlem güvenliğini zedeler; tabelası asılı duran ancak yöneticisi bulunmayan, genel kurulu toplanmayan ve denetlenemeyen bir tüzel kişiliğin varlığı, kamu düzenini tehdit eden eylemler için paravan olarak kullanılma riski taşır. Uygulamada, kooperatif gibi benzer tüzel kişilik yapılarında da ilgili kamu idarelerinin tüzel kişiliğin münfesih olduğunun tespiti ve tasfiye memuru atanması için dava açma ehliyetine sahip olduğu kabul edilmektedir; yukarıda açıklanan TMK m.5 ve TTK m.1’deki bütünlük ilkesi çerçevesinde bu yaklaşımın dernekler bakımından da kıyasen değerlendirilmesi, kamu düzenini koruma amacıyla tutarlıdır.
Cumhuriyet savcılığı bakımından da benzer bir hukuki zemin söz konusudur. TMK m.89 uyarınca derneğin amacının kanuna ve ahlaka aykırı hâle gelmesi hâlinde feshini isteme yetkisi Cumhuriyet savcısına ve her ilgiliye tanınmıştır. Bu, mahkeme kararıyla fesih müessesesine ilişkin ayrı bir hükümdür; ancak savcıya amacın kanuna aykırı hâle gelmesinde re’sen dava açma yetkisi tanıyan kanun koyucunun, organları tamamen çökmüş ve fiilen sahipsiz kalmış bir derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini savcılık makamının isteyemeyeceğini öngördüğü düşünülemez; bu çıkarım, TMK m.87 ile TMK m.89’un aynı tüzel kişilik rejiminin parçaları olması ve “her ilgili” kavramının her iki maddede de aynı geniş anlamda kullanılmış olması sebebiyle kıyasen desteklenmektedir — kesin bir Yargıtay içtihadına değil, kanunun sistematik yorumuna dayanan bir sonuç olarak değerlendirilmelidir. Sonuç olarak, TMK m.87’deki “her ilgili” ibaresi, yalnızca sübjektif hakları etkilenen üyeleri ve alacaklıları değil, kamu düzenini ve dernekler kütüğünün sıhhatini korumakla görevli mülki idare amirlerini ve Cumhuriyet savcılarını da kapsayacak şekilde geniş yorumlanmalıdır.
Hiçbir üyenin, alacaklının veya idarenin tespit davası açmadığı hâllerde dahi derneğin hukuki durumu süresiz olarak askıda kalamaz. Dernekler Kanunu m.19’daki yıllık beyanname ve denetim mekanizması işletildiğinde, genel kurulun toplanamadığı veya yönetim kurulunun teşkil edilemediği anlaşıldığı takdirde, idarenin bu durumu görmezden gelmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz; idare, kendiliğinden sona eren bir derneği doğrudan idari bir kararla dernekler kütüğünden silemeyeceğinden, tespit edilen infisah bulgularını sulh hukuk mahkemesine veya Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirerek tasfiye mekanizmasını harekete geçirebilir.
Tasfiye Süreci Nasıl İşler?
Sulh hukuk mahkemesince verilen tespit kararı kesinleştiğinde, ilgililerin yeniden mahkemeye başvurarak ayrı bir tasfiye davası açmasına gerek yoktur; mahkemenin hükmü tasfiye sürecini başlatan yargısal tasarruftur. Nitekim Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 09.07.2014 tarihli, E. 2014/11747 ve K. 2014/11012 sayılı ilamında, kendiliğinden sona erdiğinin tespiti talebinin zorunlu olarak tasfiyeyi de kapsadığı ve bu bütünsel uyuşmazlığın sulh hukuk mahkemesinde görülmesi gerektiği tescil edilmiştir.
Dernekler Kanunu m.15 — Tasfiye ve Sicilden Silinme
“Genel kurul kararı ile feshedilen veya kendiliğinden sona erdiği tespit edilen derneğin para, mal ve haklarının tasfiyesi, tüzüğünde gösterilen esaslara göre yapılır. Tüzükte tasfiyenin ne şekilde yapılacağının genel kurul kararına bırakıldığı hâllerde, genel kurul tarafından bir karar alınmamış veya genel kurul toplanamamışsa, yahut dernek mahkeme kararı ile feshedilmişse, derneğin bütün para, mal ve hakları, mahkeme kararıyla derneğin amacına en yakın ve kapatıldığı tarihte en fazla üyeye sahip derneğe devredilir. Kendiliğinden sona erdiği tespit edilen veya feshine karar verilen derneklerin tasfiye ve devir işlemleri tamamlandıktan sonra dernekler kütüğündeki kayıtları silinir.”
Kanun koyucu, kendiliğinden sona ermenin tespiti ile tasfiye işlemlerini birbirini tamamlayan iki aşamalı tek bir hukuki süreç olarak kurgulamıştır. Tespit kararının kesinleşmesiyle tasfiye mekanizması şu şekilde işletilir: dernek tüzüğünde infisah hâlinde tasfiyenin ne şekilde yürütüleceğine dair uygulanabilir bir mekanizma öngörülmüşse, bu kurul (örneğin son yönetim kurulu üyelerinden oluşan bir tasfiye kurulu) derhal işe başlayarak tasfiye işlemlerini Dernekler Yönetmeliği hükümleri dairesinde yürütür. Tüzükte bu konuda açıklık bulunmuyorsa veya tasfiye genel kurul kararına bırakılmış ancak genel kurul toplanamıyorsa, tasfiye doğrudan mahkeme kararıyla ve mahkemece atanacak tasfiye memurları eliyle yürütülür; sulh hukuk hâkimi, tespit kararını tesis ederken talep hâlinde veya kamu düzeni gereği re’sen tasfiyeye de karar vermeli ve bir tasfiye kurulu oluşturmalıdır.
Tasfiye kurulu, göreve başladığı andan itibaren TMK m.53’te tüzel kişilerin malvarlığının tasfiyesinde terekenin resmi tasfiyesi hükümlerine yapılan atıf ve Dernekler Yönetmeliği’nin amir hükümleri uyarınca derneğin bütün defter, kayıt ve belgelerini teslim alır, alacaklıları alacaklarını bildirmeye davet eder, derneğin mevcut hak ve alacaklarını tahsil eder, borçlarını öder ve artan malvarlığı varsa bunu kanun ve tüzük hükümlerine göre amaca en yakın derneğe veya Hazineye devreder. Tüm tasfiye ve intikal işlemlerinin tamamlanmasını müteakip düzenlenen tasfiye sonu raporu mülki idare amirliğine sunulur ve Dernekler Kanunu m.15/2 gereğince il sivil toplumla ilişkiler müdürünün onayıyla derneğin sicil kaydı dernekler kütüğünden terkin edilir.
Malvarlığı Bulunmasa Dahi Tasfiye Kurulu Zorunlu mudur?
Yargı uygulamasında en sık düşülen usuli hata, derneğin üzerine kayıtlı hiçbir malvarlığı bulunmadığı gerekçesiyle davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmesi veya tasfiye kurulu atanmaksızın doğrudan sicilden terkin kararı verilmesidir. Bu yaklaşım, tüzel kişilik rejiminin mantığına ve yüksek yargının yerleşik içtihatlarına aykırıdır.
Tasfiye, salt mevcut bir malvarlığının paylaştırılmasından ibaret bir işlem değildir; tüzel kişinin doğurduğu tüm hukuki münasebetlerin, alacak ve borç ilişkilerinin, kamusal yükümlülüklerinin ve resmi defter ve kayıtlarının incelenip kapatılmasını sağlayan resmi bir tasfiye nizamıdır. Bir derneğin görünürde malvarlığının bulunmaması, geçmişten gelen vergi borçlarının, SGK prim borçlarının veya üçüncü kişilere karşı akdi taahhütlerinin bulunmadığı anlamına gelmez; bu durumun resmi bir merci tarafından araştırılması gerekir.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 07.03.2024 tarihli, E. 2022/1056 ve K. 2024/1497 sayılı kararında, derneğin malvarlığının bulunmaması hiçbir surette tasfiye kurulu oluşturulmasına engel teşkil etmediği, mahkemece emredici düzenlemeler doğrultusunda bir tasfiye kurulu belirlenmeksizin karar verilmesine yer olmadığı şeklinde hüküm tesisinin açık bir bozma sebebi olduğu belirtilmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 08.06.2017 tarihli, E. 2017/1018 ve K. 2017/8644 sayılı kararında da mahkemenin pasif kalarak karar verilmesine yer olmadığına hükmedemeyeceği, mutlaka tespit kararı vermesi gerektiği hükme bağlanmıştır. Aynı hukuki zorunluluk Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 27.10.2011 tarihli, E. 2011/3765 K. 2011/6395; 27.10.2011 tarihli, E. 2011/4852 K. 2011/6445; ve 29.03.2012 tarihli, E. 2012/965 K. 2012/2351 sayılı kararlarında istikrarlı biçimde vurgulanmıştır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi de 14.04.2014 tarihli, E. 2014/4604 ve K. 2014/6857 sayılı kararında, malvarlığı bulunmadığı gerekçesiyle tasfiye konusunda karar vermeye yer olmadığına dair kurulan yerel mahkeme hükmünü hukuka aykırı bularak bozmuştur.
Malvarlığı bulunmasa dahi tasfiye kurulunun oluşturulmasını zorunlu kılan hukuki gerekçeler şöyle sıralanabilir:
- Dernekler kütüğünün sıhhati ve terkin şartı: Dernekler Kanunu m.15 gereğince bir derneğin kaydının kütükten silinebilmesi için tasfiye işlemlerinin tamamlandığına dair tasfiye tutanağının mülki idare amirliğine sunulması kanuni bir ön koşuldur; ortada bir tasfiye kurulu ve resmi bir tasfiye sonu tutanağı bulunmadıkça idare kütük kaydını hukuken silemez.
- Defter ve evrakların muhafazası: Tasfiye edilen derneklerin defter, karar ve evraklarının belirli sürelerle saklanması kamu düzeni gereğidir; malvarlığı olmasa dahi bu görevi ancak resmi bir tasfiye kurulu yerine getirebilir.
- Gizli veya sonradan çıkabilecek alacak ve borçların tasfiyesi: Derneğin görünürde malvarlığının olmaması, tasfiye ilanları sırasında ortaya çıkabilecek alacaklıların bulunmadığını peşinen kanıtlamaz; alacaklılara çağrı yapılması ve derneğin muhtemel haklarının araştırılması ancak tasfiye organı marifetiyle mümkündür.
- Taraf teşkili ve temsil boşluğunun önlenmesi: Tüzel kişiliği sona eren derneklerde taraf teşkilinin sağlanabilmesi, tebligatların ifası ve yargısal işlemlerin yürütülmesi tasfiye memurlarının varlığına bağlıdır.
Bu nedenlerle, sulh hukuk mahkemesince derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitine karar verilirken, derneğin üzerinde hiçbir malvarlığı unsuru bulunmasa dahi mutlaka bir tasfiye kurulu oluşturulmasına ve tasfiyenin bu kurul marifetiyle yürütülmesine hükmedilmesi kanuni bir zorunluluktur.
Sıkça Sorulan Sorular
Dernek hangi hâllerde kendiliğinden sona erer?
TMK m.87 uyarınca amacın gerçekleşmesi veya imkânsızlaşması, ilk genel kurulun süresinde yapılamaması, borç ödemede acze düşme, yönetim kurulunun oluşturulamaması ve olağan genel kurulun iki defa üst üste toplanamaması hâllerinden birinin gerçekleşmesiyle dernek kendiliğinden sona erer.
Kendiliğinden sona erme ile mahkeme kararıyla fesih arasındaki fark nedir?
Kendiliğinden sona ermede tüzel kişiliği sona erdiren bizzat kanundur; mahkeme kararı sadece bu olguyu tespit eder. Mahkeme kararıyla fesihte (TMK m.89) ise sona erme, mahkemenin vereceği kurucu nitelikteki fesih kararına bağlıdır.
Tespit davasını hangi mahkemede açmak gerekir?
TMK m.87’nin son fıkrası uyarınca bu tespit, sulh hukuk mahkemesinden istenir.
Dernek infisah ettikten sonra hâlâ hukuki işlem yapabilir mi?
TMK m.52 uyarınca tüzel kişiliğin ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlı olmak üzere devam eder. Bu sınırlar içinde kalan koruyucu ve tasfiyeye yönelik işlemler geçerlidir; tasfiye amacını aşan yeni borç doğurucu işlemler ise tüzel kişiliği bağlamaz.
İnfisahtan sonra yapılan işlemlerden kim sorumlu olur?
Tasfiye amacını aşan işlemleri yapan yöneticiler, bu işlemlerden doğan zararlardan üçüncü kişilere ve derneğe karşı şahsen ve müteselsilen sorumlu olur.
Tespit davasını kimler açabilir?
Dernek üyeleri, dernek alacaklıları, dernekle sürekli hukuki ilişki içindeki üçüncü kişiler; kamu düzenini koruma görevi çerçevesinde mülki idare amirliği ve Cumhuriyet savcılığı da bu davayı açma ehliyetine sahiptir.
Derneğin malvarlığı yoksa tasfiye yine de yapılır mı?
Evet. Malvarlığının bulunmaması tasfiye kurulu oluşturulmasına engel değildir; yerleşik Yargıtay içtihadına göre mahkeme malvarlığı olmasa dahi tasfiye kurulu oluşturulmasına karar vermek zorundadır.
Dernek ne zaman tüzel kişiliğini tamamen kaybeder?
İnfisahın tetiklendiği tarih ile tüzel kişiliğin tamamen ortadan kalktığı tarih farklıdır. Tüzel kişilik, tasfiye tamamlanıp kayıt dernekler kütüğünden silinene kadar tasfiye amacıyla sınırlı olarak varlığını sürdürür.
Genel kurulun iki defa toplanamaması ne anlama gelir?
Bu hüküm hem yönetim kurulunun genel kurulu hiç toplantıya çağırmamasını hem de usulüne uygun çağrıya rağmen toplantı ve karar nisaplarının sağlanamamasını kapsar; her iki hâlde de sonuç aynıdır.
Pandemi veya afet nedeniyle yapılamayan genel kurul infisaha yol açar mı?
Hayır. Mücbir sebep niteliğindeki istisnai durumlarda — örneğin idari makamların genel kurulları erteleyen veya yasaklayan düzenlemeleri sırasında — toplantının yapılamaması, dernek organlarının veya üyelerinin kusuruna dayandırılamayacağından infisah sonucunu doğurmaz.
Borç ödemede acze düşme nasıl ispatlanır?
Uygulamada bu hâl, icra takipleri sonucunda dernek hakkında düzenlenmiş kesin aciz belgesiyle ispatlanır; tek bir alacaklının tahsil edememe beyanı yeterli değildir.
Genel kurul, infisahtan sonra tüzük değiştirerek derneği canlandırabilir mi?
Hayır. İnfisah bir kez gerçekleştikten sonra genel kurulun ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlanır; bu aşamadan sonra alınacak tüzük değişikliği kararları infisahı bertaraf etmez.
Sonuç
Derneğin kendiliğinden sona ermesi, kanun koyucunun tüzel kişilik rejimine dair benimsediği en katı ve en az takdire yer bırakan mekanizmalardan biridir: infisah, mahkeme kararını beklemeksizin, kanunda sayılan olgunun gerçekleştiği anda meydana gelir. Bu yapının doğru işletilmesi, hem derneğin üyeleri ve alacaklıları hem de yöneticileri bakımından ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğurur — özellikle ara dönemde yapılan işlemlerin geçerliliği, yöneticilerin şahsi sorumluluğu ve tasfiye kurulunun zamanında oluşturulması, uygulamada sık sık hatalı yönetilen konulardır. Bu sürecin başından sonuna doğru şekilde yürütülmesi, uzman bir hukuki danışmanlık gerektirir. Derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespiti davası avukatı desteğiyle hareket etmek, hem tespit sürecinin hem de tasfiyenin usulüne uygun ve hak kaybı yaşanmadan tamamlanmasını sağlar.
Av. Mehmet Sarıoğlu tarafından hazırlanmış; Av. Fatih Sefer tarafından incelenip yayına uygun bulunmuştur.
Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu
Osmaniye Mah., İsmail Erez Bulvarı No: 9/2, 34146 Bakırköy/İstanbul