Boşanmada Mal Kaçırma ve Muvazaa: Kanıtlama ve Dava Yolları (2026)

Boşanmada mal kaçırma, eşlerden birinin diğerinin katılma alacağını azaltmak amacıyla malvarlığını üçüncü kişilere devretmesidir ve Türk Medeni Kanunu bu devirleri geçersiz saymaz; devredilen değerleri “hiç çıkmamış gibi” tasfiye hesabına geri koyar. Uygulamada en sık yapılan hata, mal kaçıran eşe karşı doğrudan tapu iptali ve tescil davası açmaktır. Oysa katılma alacağı şahsi bir haktır; alacaklı eş taşınmazın mülkiyetini isteyemez. Yargıtay’ın yerleşik çözümü, muvazaa kanıtlandığında tapu kaydının iptaline gerek olmaksızın alacaklı eşe o taşınmaz üzerinde haciz ve satış isteme yetkisi verilmesidir. Bu makalede mal kaçırmanın hangi işlemleri kapsadığını, nasıl ispatlandığını, kaçırılan malın değerinin hangi tarihe göre hesaplandığını, üçüncü kişiye karşı hangi davanın açılacağını ve devir gerçekleşmeden önce hangi koruma tedbirlerinin alınabileceğini güncel Yargıtay kararlarıyla ele alıyoruz.

Boşanmada mal kaçırma nedir?

Boşanmada mal kaçırma, edinilmiş mallara katılma rejimine tabi eşlerden birinin, tasfiye sonunda diğer eşe ödemesi gereken katılma alacağını azaltmak veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla malvarlığı değerlerini üçüncü kişilere devretmesi ya da karşılıksız kazandırmalarda bulunmasıdır. Kavramın hukuki karşılığı Türk Medeni Kanunu’nun 229. maddesindeki “eklenecek değerler” kurumudur.

Konuyu doğru kavramak için işe kuraldan başlamak gerekir. Türk Medeni Kanunu’nun 223. maddesi uyarınca her eş, yasal sınırlar içerisinde kişisel malları ile edinilmiş mallarını yönetme, bunlardan yararlanma ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Yani evlilik, eşin kendi malı üzerindeki tasarruf serbestisini kural olarak ortadan kaldırmaz. Bir eş, evlilik sürerken taşınmazını satabilir, aracını devredebilir, parasını harcayabilir; bunun için diğer eşin iznine kural olarak ihtiyacı yoktur. Aile konutu gibi istisnalar dışında, mülkiyet hakkı olağan biçimde kullanılabilir.

TMK m. 229 bu kuralın istisnasıdır. Kanun koyucu, tasarruf serbestisinin diğer eşin katılma alacağını yok etmek için bir araç hâline getirilmesini engellemek amacıyla, belirli devirleri tasfiye hesabına geri sokmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur: eklenecek değer kurumu devri geçersiz kılmaz. Taşınmaz üçüncü kişinin mülkiyetinde kalmaya devam eder; hukukun yaptığı şey, o değeri hiç çıkmamış gibi kabul ederek hesaba katmaktır. Bu, kanunun kurduğu bir varsayımdır ve tüm sistem bunun üzerine kuruludur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kurumun dayandığı düşünceyi ailevi dayanışma ilkesiyle açıklamaktadır: eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır; gelecekte aile üyelerinin yararlanacağı beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları, eşlerden birinin sebepsiz zenginleşmesiyle sonuçlanmamalıdır (HGK, E. 2017/1613, K. 2019/419, T. 09.04.2019). Bir eşin, diğerinin emeği ve katkısıyla oluşan birikimi tek taraflı tasarruflarla yok etmesi, hakkaniyete aykırı bir zenginleşme yaratır.

Kısaca: Mal kaçırma, boşanma davası açılmadan önce veya dava sürerken yapılan her devir demek değildir. Kanun iki farklı durum tanımlar: mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde, diğer eşin rızası olmadan yapılan karşılıksız kazandırmalar; ve zaman sınırı olmaksızın, katılma alacağını azaltma kastıyla yapılan devirler. Bu iki hâlin şartları ve ispat yükü birbirinden farklıdır.

İlgili kanun hükümleri

TMK m. 229 – Eklenecek değerler
Aşağıda sayılanlar, edinilmiş mallara değer olarak eklenir:
1. Eşlerden birinin mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan, olağan hediyeler dışında yaptığı karşılıksız kazandırmalar,
2. Bir eşin mal rejiminin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler.
Bu tür kazandırma veya devirlere ilişkin uyuşmazlıklarda mahkeme kararı, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla, kazandırma veya devirden yararlanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir.

TMK m. 241 – Üçüncü kişilere karşı dava
Tasfiye sırasında, borçlu eşin malvarlığı veya terekesi, katılma alacağını karşılamadığı takdirde, alacaklı eş veya mirasçıları, edinilmiş mallarda hesaba katılması gereken karşılıksız kazandırmaları bunlardan yararlanan üçüncü kişilerden eksik kalan miktarla sınırlı olarak isteyebilir.
Dava hakkı, alacaklı eş veya mirasçılarının haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde mal rejiminin sona ermesinin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.
Yukarıdaki fıkra hükümleri ve yetki kuralları dışında mirastaki tenkis davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.

TMK m. 235/2 – Değerlendirme anı
Edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri, malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanır.

Bu üç hüküm yanında TMK m. 223 (tasarruf serbestisi), m. 225/2 (mal rejiminin dava tarihinde sona ermesi), m. 230 (denkleştirme), m. 231 (artık değer), m. 232 (sürüm değeri), m. 199 (tasarruf yetkisinin sınırlanması) ile İcra ve İflâs Kanunu’nun 257, 277, 280, 283 ve 331. maddeleri ve Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesi konunun çerçevesini oluşturur.

Hangi işlemler mal kaçırma sayılır?

TMK m. 229 iki ayrı bent içerir ve bu iki bendin şartları birbirinden tamamen farklıdır. Uygulamada yapılan en yaygın hata, ikisini tek bir kural gibi anlatmaktır.

Birinci hâl: Son bir yıl içindeki karşılıksız kazandırmalar (m. 229/1)

Mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde, diğer eşin rızası olmadan ve olağan hediyeler dışında yapılan karşılıksız kazandırmalar doğrudan eklenecek değer sayılır. Bu bentte ayrıca katılma alacağını azaltma kastı aranmaz. Kanun koyucu, boşanmadan önceki son bir yıl içinde yapılan rıza dışı ve olağan dışı kazandırmaların diğer eşin hakkını zedelediğini karine olarak kabul etmiştir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu hususu, son bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan olağan hediyeler dışında yapılan karşılıksız kazandırmaların eklenecek değer olarak hesaplamada dikkate alınacağı biçiminde ifade etmektedir (2. HD, E. 2023/8831, K. 2024/2418, T. 04.04.2024).

Bir yıllık sürenin başlangıcı, mal rejiminin sona erdiği tarihtir. TMK m. 225/2 uyarınca mahkemece boşanmaya karar verilmesi hâlinde mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erdiğinden, bir yıl boşanma davasının açıldığı tarihten geriye doğru hesaplanır. Bu süre bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre değildir; işlemin eklenecek değer sayılıp sayılmayacağını belirleyen maddi hukuka ilişkin bir zaman dilimidir. Rakip kaynaklarda sık görülen “bir yıllık hak düşürücü süre” ifadesi hatalıdır.

Olağan hediye kavramı dar yorumlanır. Bir kazandırmanın olağan sayılabilmesi için tarafların sosyal statüsüne, ailenin ekonomik gücüne ve yerel âdetlere uygun olması, özel günlerle sınırlı kalması ve malvarlığında ciddi bir eksilme yaratmaması gerekir. Ekonomik durumu orta hâlli bir ailede, boşanmadan kısa süre önce bir akrabaya yapılan yüksek tutarlı nakit transferi olağan hediye sayılmaz.

Rıza konusunda ise iki noktanın ayrılması gerekir. Rıza, işlemden önce veya işlem sırasında verilebileceği gibi, sonradan icazet biçiminde de verilebilir. Geçerli bir rıza veya icazet varsa, kazandırma m. 229/1 kapsamından çıkar; çünkü hükmün lafzı açıkça “diğer eşin rızası olmadan” demektedir. Ancak rızanın varlığını ispat yükü, kazandırmayı yapan eştedir ve Yargıtay bu konuda katı davranmaktadır: duraksamaya yer vermeyecek şekilde bağış iradesini ortaya koyan beyan ve davranış yoksa, salt bir taşınmazın devredilmiş olması tek başına bağış kabul edilmek için yeterli değildir (2. HD, E. 2024/283, K. 2024/8526, T. 07.11.2024). Eşin sessiz kalmış olması veya işleme itiraz etmemesi de her zaman zımni rıza olarak yorumlanamaz. Baskı, korkutma veya aldatma altında verilen onay geçerli bir rıza sayılmaz.

Burada bir ayrımı korumak gerekir: rıza, m. 229/1 bakımından kazandırmayı kapsam dışına çıkarır. Buna karşılık m. 229/2 bakımından değerlendirme, işlemin yapıldığı andaki kast üzerinden yapılır; sonradan verilen bir onay, o an mevcut olan azaltma kastını geçmişe dönük olarak yok saymaz. İki bendin rejimini birbirine karıştırmamak gerekir.

İkinci hâl: Katılma alacağını azaltma kastıyla yapılan devirler (m. 229/2)

İkinci bentte hiçbir zaman sınırı yoktur. Mal rejiminin devamı süresince yapılmış olması yeterlidir; devrin üzerinden on yıl geçmiş olsa dahi, katılma alacağını azaltma kastı ispatlanabiliyorsa o değer tasfiyeye dâhil edilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu düzenlemeyi, bir eşin mal rejiminin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirlerin edinilmiş mallara değer olarak ekleneceği şeklinde ifade etmektedir (2. HD, E. 2023/3777, K. 2024/1654, T. 12.03.2024).

Buna karşılık ikinci bentte ispat yükü çok daha ağırdır. Bir yıllık dönemin dışında kalan devirlerde kast ispatlanamazsa talep reddedilir. Nitekim Yargıtay, boşanma dava tarihinden üç yıldan fazla bir süre önce satılan ve mal rejiminin sona erdiği tarihte mevcut olmayan taşınmaz bakımından, kanunda sayılan amaç doğrultusunda kazandırma veya devir yapıldığının mevcut delillerle ispatlanamadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmesini yerinde bulmuştur (2. HD, E. 2024/1810, K. 2024/3556, T. 16.05.2024).

KarşılaştırmaTMK m. 229/1TMK m. 229/2
Zaman sınırıMal rejiminin sona ermesinden önceki 1 yılYok; rejimin tamamı
İşlemin niteliğiKarşılıksız kazandırma (bağış vb.)Her türlü devir
Kast aranır mı?HayırEvet, azaltma kastı şart
Rızanın etkisiRıza varsa kapsam dışıKast işlem anına göre belirlenir
İspat yüküDevir + süre + rıza yokluğuDevir + kastın somut delillerle ispatı

Kast hangi olgulardan çıkarılır?

Bir eşin iç dünyasındaki niyeti doğrudan ispatlamak mümkün olmadığından, uygulama kastı somut olgular ve hayatın olağan akışına dayalı karineler üzerinden tespit eder. Bunların başında devrin zamanlaması gelir.

Yargıtay, taraflar arasında geçimsizlik bulunduğu ve ayrı yaşadıkları dönemde yapılan devirleri kastın birincil emaresi saymaktadır. Bir kararda, taşınmazın ilk devir tarihinde tarafların geçimsizlik içinde olduğu ve ayrı yaşadıkları, sonradan tekrar bir araya geldikleri, ilk devirden altı ay gibi kısa bir süre sonra taşınmazın davalının babasına devredildiği belirtilerek, söz konusu devrin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ve davacının alacağını azaltma kastıyla yapıldığı sonucuna varılmış, taşınmazın eklenecek değer kabul edilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır (2. HD, E. 2025/435, K. 2026/795, T. 22.01.2026). Aynı yaklaşımla, bir dükkânın işletmesinin devir tarihi ile taraflar arasındaki darp olayının tarihi ve önceki boşanma dava tarihi birlikte değerlendirilerek dükkânın devir parasının eklenecek değer kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir (2. HD, E. 2021/5410, K. 2021/8376, T. 10.11.2021). Olayların kronolojik akışı, kastı ele veren en güçlü unsurdur.

İkinci gösterge, devrin yapıldığı kişidir. Taşınmazın anne, baba, kardeş gibi yakın akrabaya devredilmesi, devralanın o malı satın alabilecek ekonomik gücünün bulunmaması ve devir sonrasında malın fiilen devreden eş tarafından kullanılmaya devam edilmesi, kastın klasik emareleridir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, taşınmazları satın alabilecek ekonomik gücün bulunmadığı tespitini işlemin geçersizliği için yeterli görmüştür (11. HD, E. 2023/2648, K. 2024/6420, T. 16.09.2024).

Üçüncü gösterge, devir bedeli ile gerçek değer arasındaki farktır. Piyasa değeri yüksek bir taşınmazın sembolik bir bedelle devredilmesi hâlinde işlemin görünürdeki adı satış olsa bile ekonomik gerçeklik karşılıksız kazandırmadır. Ancak aşağıda göreceğimiz üzere, rayiç altı satış tek başına sonuca ulaşmak için yeterli değildir.

Her satış mal kaçırma mıdır?

Hayır. Bu, makalenin en çok karıştırılan noktasıdır ve doğru cevabın hukuki dayanağı TMK m. 219’dur.

Eklenecek değer kurumunun işleyebilmesi için, malvarlığından çıkan değerin karşılığının da malvarlığında bulunmaması gerekir. Bir eş taşınmazını satmış ve bedeli kendi banka hesabına yatmışsa, ortada eklenecek değer yoktur; çünkü satış bedeli edinilmiş mal niteliğiyle hâlâ malvarlığındadır. Bu durumda tasfiye taşınmaz üzerinden değil, bankadaki nakit üzerinden yürütülür. Yargıtay bu ayrımı, davalı eşin kanunda belirtilen amaç doğrultusunda malı elden çıkarmış olması hâlinde başkasına devredilen malvarlığının mevcutmuş gibi tasfiye hesabına dâhil edileceği biçiminde kurmaktadır (2. HD, E. 2023/3557, K. 2024/4924, T. 27.06.2024). Yani belirleyici olan satışın kendisi değil, bedelin izlenebilir olup olmadığıdır.

Aynı doğrultuda, rayiç değerin altında yapılmış bir devrin varlığı da tek başına sonuca götürmez. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin incelediği bir olayda taşınmaz satış tarihi itibarıyla tespit edilen rayiç değerinden daha düşük bir bedelle devredilmiş olmasına rağmen, tanık beyanları ve davalının sunduğu ödeme belgeleri (banka havalesi, çek tahsilat makbuzları, davacı tarafından ciro edilen çekler) karşısında devrin davacının iradesi doğrultusunda yapıldığı kabul edilerek dava reddedilmiş ve karar onanmıştır (1. HD, E. 2023/381, K. 2024/1548, T. 27.02.2024). Düşük bedel bir karinedir; belgeyle çürütülebilir.

Buna karşılık, devri yapan eş satış bedelinin akıbetini açıklayamıyorsa sonuç değişir. Bedelin aile birliğinin olağan giderleri için harcandığı ispatlanamadığında, o değer eklenecek değer sayılır. Yargıtay, davalının araç bedelini ihtiyaçlara harcadığına ilişkin somut bir delil sunamaması karşısında aracın bedelinin tasfiyede eklenecek değer olarak dikkate alınması gerektiğine hükmetmiştir (2. HD, E. 2023/8831, K. 2024/2418, T. 04.04.2024). Aynı kararda, davalının aracı boşanma davası açılmadan altı ay önce sattığı ve satış bedelini ihtiyaçlara harcadığını ispat edemediği vurgulanmıştır.

Pratik ölçüt: Sattım demek yetmez, parayı ne yaptığını da göstermek gerekir. Devir yapan eş için savunmanın omurgası satışın gerçekliği değil, bedelin izini belgelemektir. Alacaklı eş için ise stratejinin omurgası, devri değil bedelin kaybolduğunu ortaya koymaktır.

Mal kaçırma nasıl ispatlanır?

İspat yükü kimdedir?

Kural olarak ispat yükü, bir malın malvarlığından azaltma kastıyla çıkarıldığını iddia eden eştedir (TMK m. 6). Ancak bu yük, TMK m. 222/3’teki bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir karinesiyle birlikte değerlendirilir. Davacı eş öncelikle malın edinilmiş mal olduğunu ve malvarlığından çıktığını ortaya koymalıdır.

Kastın ispatında Yargıtay yaklaşık ispatı yeterli görmez; somut delillerle desteklenmiş bir ispat arar. Sadece bir devrin gerçekleşmiş olması kastın varlığı için yeterli sayılmaz (2. HD, E. 2024/1810, K. 2024/3556). Davacı tarafın satışın zamanlamasını, alıcının kimliğini, bedel farkını ve o dönemdeki ailevi durumu bir bütün olarak ortaya koyması gerekir.

Buna karşılık ispat yükü belirli hâllerde yer değiştirir. Devrin hayatın olağan akışına aykırılığı ortaya konulduğunda — örneğin boşanma davasından kısa süre önce banka hesabının boşaltılması gibi — devri yapan eş, bu paranın ailenin ortak ihtiyaçları veya gerçek borçların ödenmesi için kullanıldığını ispatlamak zorunda kalır. Yargıtay, satışların gerçek bir satış olduğunun, satımın bedel karşılığında yapıldığının, yapılmışsa bedelin evlilik birliğinin giderlerine tüketildiğinin davalı tarafından ispat edilemediği hâllerde ilgili değerin eklenecek değer olarak katılma alacağı hesabında gözetilmesi gerektiğini belirtmektedir (2. HD, E. 2023/5632, K. 2024/1961, T. 21.03.2024).

Hangi delillerle ispat edilebilir? Tanık dinlenir mi?

Bu noktada uygulamada ciddi bir yanılgı vardır. HMK m. 200 belirli bir tutarın üzerindeki hukuki işlemlerin senetle ispatını zorunlu kılar; HMK m. 201 ise senede bağlı iddialara karşı ileri sürülen ve senedin hükmünü ortadan kaldıracak nitelikteki hukuki işlemlerin, tutarı ne olursa olsun tanıkla ispat edilemeyeceğini söyler. Tapuda yapılan bir satış resmî senede dayandığına göre, alacaklı eşin bu senede karşı tanık dinletemeyeceği düşünülebilir.

Ancak HMK m. 203/1-d bu sonucu bertaraf eder. Hüküm, hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddialarında tanık dinlenebileceğini açıkça düzenler. Buradaki “hukuki işlemlere ve senetlere” ifadesi, hem m. 200’deki senetle ispat zorunluluğunu hem de m. 201’deki senede karşı tanıkla ispat yasağını birlikte karşılar. Katılma alacaklısı eş, kocasının üçüncü kişiyle yaptığı devir işleminin tarafı değil, o işlemden zarar gören üçüncü kişi konumundadır. Bu nedenle muvazaa iddiasını tanık dâhil her türlü delille ispatlayabilir. Ayrıca HMK m. 203/1-a eşler, altsoy-üstsoy, kardeşler ile kayınbaba, kaynana, gelin ve damat arasındaki işlemlerde de tanık dinlenmesine izin verir.

Tapu senedinin ispat gücü de sanıldığı kadar mutlak değildir. HMK m. 204/2 uyarınca yetkili memurların görevleri içinde usulüne uygun olarak düzenledikleri belgeler, aksi ispatlanıncaya kadar kesin delil sayılır. Yani tapudaki satış kaydı çürütülebilir bir karinedir; “tapuda satış görünüyor, yapacak bir şey yok” itirazının hukuki karşılığı yoktur.

HMK m. 199 belge kavramını geniş tanımlar: yazılı ve basılı metinler yanında çizim, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı ile elektronik ortamdaki veriler de belgedir. Bu nedenle banka ekstreleri, EFT dekontları, mesajlaşma kayıtları ve e-postalar delil olarak kullanılabilir. Ancak HMK m. 205/2 yalnızca güvenli elektronik imza ile oluşturulan verileri senet saymaktadır; e-imzasız bir yazışma senet değildir, ama HMK m. 202 anlamında delil başlangıcı olabilir. Delil başlangıcının şartı, belgenin kendisine karşı ileri sürülen kişi veya temsilcisi tarafından verilmiş ya da gönderilmiş olmasıdır.

2026 parasal sınırı: HMK m. 200 ve 201 bakımından senetle ispat sınırı 2026 yılı için 41.000 TL’dir. Kanun metnindeki 2.500 TL rakamı her yıl yeniden değerleme oranında güncellenir. HMK Ek Madde 1/2 uyarınca sınır, işlemin yapıldığı tarih itibarıyla belirlenir; dava tarihine göre değil. Eski tarihli devirlerde bu ayrım belirleyici olabilir.

Hangi belgeler istenmelidir?

Mal kaçırma iddiasının ispatı, dosyaya doğru kayıtların getirtilmesiyle başlar. Uygulamada mahkemeden talep edilmesi gereken temel kayıtlar şunlardır:

  • Tapu müdürlüğünden, eşin adına kayıtlı ve geçmişte kayıtlı olmuş tüm taşınmazlara ilişkin tapu kayıtları ve tedavül kayıtları (akit tablosu dâhil)
  • Trafik tescil kayıtları ve araç devir belgeleri
  • Banka hesap hareketleri, kredi ekstreleri, havale ve EFT dekontları
  • Ticaret sicil kayıtları, şirket pay defteri ve genel kurul kararları
  • Sigorta poliçeleri ve bireysel emeklilik birikim dökümleri
  • Sosyal ve ekonomik durum araştırması
  • Devralan üçüncü kişinin gelir durumunu gösteren kayıtlar (SGK, vergi, banka)

Son madde özellikle önemlidir: devralanın o malı satın alabilecek ekonomik gücünün bulunup bulunmadığı, kastın ispatındaki en güçlü göstergelerden biridir ve yalnızca iddia olarak ileri sürülmesi yeterli değildir, kayıtla ortaya konulmalıdır.

Kaçırılan malın değeri nasıl hesaplanır?

Bu, tasfiye hesabının en teknik ve en çok hata yapılan noktasıdır. Sorunun kaynağı, kanun metni ile Yargıtay uygulaması arasındaki farktır.

TMK m. 235/2 açıkça “Edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri, malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanır” demektedir. Lafza bakıldığında, on yıl önce devredilmiş bir dairenin o günkü değerinin esas alınması gerektiği düşünülebilir. Enflasyonist bir ortamda bu sonuç, alacaklı eşi sembolik bir rakama mahkûm ederdi.

Yargıtay bu hükmü, “esas alınacak” olanın malın değeri değil niteliği olduğu yönünde yorumlamış ve TMK m. 232’deki sürüm değeri kuralıyla birleştirerek istikrarlı bir formül geliştirmiştir: tasfiyede devredilen malvarlığının devir tarihindeki durumu (niteliği, seviyesi, yaşı vb.) esas alınarak tasfiye (karar) tarihindeki sürüm (rayiç) değeri hesaplanır (8. HD, E. 2016/3069, K. 2018/13403, T. 30.05.2018; aynı yönde 8. HD, E. 2016/6087, K. 2018/18275, T. 07.11.2018). Yargıtay 2. Hukuk Dairesi de eklenecek değer olan bir dükkânın devir tarihindeki durumu (nitelik, seviye, aşama, özellikleri, piyasa durumu) dikkate alınarak tasfiye tarihi itibarıyla sürüm değerinin belirlenmesi ve buna göre artık değere katılma alacağının hesaplanması gerektiğini belirtmiştir (2. HD, E. 2023/3557, K. 2024/4924, T. 27.06.2024).

Bu yorumun kanun lafzını hayli zorladığı açıktır ve makalede bunu gizlemeyi doğru bulmuyoruz. Ancak uygulamanın yönü nettir ve gerekçesi de anlaşılırdır: devir tarihindeki niteliğin sabitlenmesi, üçüncü kişinin devirden sonra yaptığı iyileştirmelerin hesaba girmesini engeller; tasfiye tarihindeki değerin esas alınması ise mal kaçıran eşin paranın değer kaybından yararlanmasını önler. Devredilen taşınmaz devir tarihinde kaba inşaat hâlindeyse, değerleme o günkü kaba inşaat hâlinin bugünkü piyasa karşılığı üzerinden yapılır; üçüncü kişinin sonradan yaptığı lüks tadilat hesaba katılmaz.

Sürüm değeri kuralının emredici niteliği de vurgulanmalıdır. TMK m. 232 uyarınca mal rejiminin tasfiyesinde malların sürüm değerleri esas alınır ve Yargıtay, tasfiye alacağı miktarının belirlenmesi için tasfiyeye konu malın karara en yakın tarihteki sürüm değerinin esas alınması gerektiğini, bu kuralın emredici niteliği gereği değerleme aşamasında davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmayacağını belirtmiştir (2. HD, E. 2024/6615, K. 2025/10316, T. 26.11.2025). Yargılama uzayıp bilirkişi raporları arasında değer artmışsa, mahkeme güncel değer üzerinden hüküm kurmak zorundadır.

Elden çıkarılmış mal için üç ayrı rejim

Aynı taşınmaz, hangi talebe dayanıldığına göre üç farklı yöntemle hesaplanır. Bu tablo hiçbir kaynakta bir arada verilmemektedir ve dilekçenin hangi hükme dayandırıldığının sonucu doğrudan değiştirdiğini gösterir.

TalepDayanakMal elden çıkarılmışsa değerleme
Eklenecek değerTMK m. 229 + 235/2Devir tarihindeki nitelik, tasfiye (karar) tarihindeki sürüm değeri
Değer artış payıTMK m. 227/2Hâkim alacağı hakkaniyete uygun olarak belirler
DenkleştirmeTMK m. 230/3Katkı oranına ve tasfiye zamanındaki değere; mal daha önce elden çıkarılmışsa hakkaniyete göre

Denkleştirme hesabında Yargıtay somut bir formül benimsemiştir: kişisel mal niteliğindeki miktarın taşınmazın edinme tarihindeki değerine oranı tespit edilir, bu oran taşınmazın devir tarihindeki durumuna göre karar tarihine en yakın tarihte belirlenecek piyasa sürüm değeriyle çarpılır (8. HD, E. 2016/21616, K. 2019/3601, T. 03.04.2019).

Artık değer ve borçların mahsubu

Eklenecek değerler tespit edilip güncel karşılıkları belirlendikten sonra bu değerler artık değer hesabına dâhil edilir. TMK m. 231 uyarınca artık değer, eklenmeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlar da dâhil olmak üzere her eşin edinilmiş mallarının toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktardır. Alacaklı eş, TMK m. 236/1 uyarınca bu artık değerin yarısı üzerinde hak sahibidir ve karşılıklı alacaklar takas edilir.

Burada çoğu kaynakta atlanan bir ayrıntı vardır: TMK m. 231/2 uyarınca değer eksilmesi göz önüne alınmaz. Yani bir eşin edinilmiş mallarının borçları aştığı, yani artık değerin eksi çıktığı durumda bu eksi bakiye sıfır sayılır. Bunun pratik sonucu şudur: eklenecek değerlerin hesaba katılması, aksi hâlde eksi çıkacak bir bilançoyu artıya çevirerek alacak doğurabilir. Mal kaçırma iddiasının ekonomik değeri çoğu zaman tam olarak buradadır.

Tapu iptali mi, alacak mı? Muvazaa davasının sonucu

Bu başlık, konunun en yanlış anlatılan bölümüdür. Hemen her kaynakta “eşiniz mal kaçırdıysa tapu iptali ve tescil davası açın” denmektedir. Bu tavsiye eksik ve yanıltıcıdır.

Katılma alacağı şahsi haktır, ayın istenemez

Edinilmiş mallara katılma rejiminde alacaklı eşin hakkı ayni değil şahsi bir alacak hakkıdır. Tasfiye sonunda eşin elde ettiği şey, taşınmazın mülkiyeti değil, artık değerin yarısı üzerindeki alacaktır. Bu nedenle davacı eşin devredilen taşınmazın kendi adına tesciline karar verilmesini istemesi, hakkın niteliğiyle bağdaşmaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, katılma alacaklısı eşin kural olarak ayın talebinde bulunamayacağını, dolayısıyla tapu iptali ve kendi adına tescil isteminin reddinin yerinde olduğunu, davanın terditli olarak ileri sürülen katılma alacağı talebi üzerinden yürütülmesi gerektiğini kabul etmiştir (HGK, E. 2012/8-1505, K. 2013/494, T. 10.04.2013). Aynı kararda, dava dilekçesinde terditli talep bulunmasa dahi katılma alacağı isteminin sonradan kısmi ıslah yoluyla eklenebileceği ve bunun karşı tarafın oluruna bağlı olmadığı da belirtilmiştir.

Burada bir nüansı belirtmek gerekir. TMK m. 239/1 uyarınca katılma alacağı ve değer artış payı ayın veya para olarak ödenebilir; aynî ödemede malların sürüm değeri esas alınır. Yani ayın yasağı, talep bakımından geçerlidir: alacaklı eş üçüncü kişideki malın mülkiyetini isteyemez. Buna karşılık hükmedilen alacağın ifası ayın olarak gerçekleşebilir. Bu iki durumu birbirine karıştırmamak gerekir.

Doğru sonuç: İİK m. 283 kıyasıyla haciz ve satış yetkisi

Peki muvazaa ispatlandığında dava reddedilecek midir? Hayır. Yargıtay, alacaklı eşin hakkını korumak ile tapu sicilinin güvenliğini sağlamak arasındaki dengeyi İcra ve İflâs Kanunu’nun 283. maddesinin kıyasen uygulanmasıyla kurmuştur.

İİK m. 283/1: Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, bu davaya konu teşkil eden mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder ve davanın konusu taşınmazsa, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın tashihine mahal olmadan o taşınmazın haciz ve satışını isteyebilir.

İİK m. 283/2: İptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine (davacının alacağından fazla olmamak üzere) mahkûm edilir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, muvazaalı işlemin kanıtlanması durumunda tapunun iptaline değil, kıyasen İİK m. 283/1 gereğince tapu iptali ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verileceğini belirtmiştir (HGK, E. 2018/378, K. 2019/1329, T. 10.12.2019). Aynı ilke daha yakın tarihli bir kararda da teyit edilmiştir: davacının iddiasını kanıtlaması hâlinde iddianın taşınmazın aynına ilişkin olmadığı, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu gözetilerek İİK m. 283/1-2 kıyasen uygulanmalı ve iptal ile tescile gerek olmaksızın davacının taşınmazların haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulmalıdır (HGK, E. 2023/618, K. 2025/231, T. 16.04.2025).

Bu çözümün doğrudan mal rejimi bağlamındaki uygulaması ise şu kararda görülmektedir: muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil davalarının amacı, elden çıkarılan taşınmazın kayıt maliki eşe döndürülmesi ve mal rejimi davalarında alınacak kararla hüküm altına alınan alacağın tahsilini kolayca sağlamaya yönelik bulunduğundan davacının bu tür davaları açmakta hukuki yararı bulunmaktadır; devrin muvazaalı olduğunun kabulüyle tasarrufun iptaline, davacının katılma alacağının tahsili amacıyla İİK m. 283/1 gereğince davalı adına olan tapu kaydının iptaline mahal olmadan davacıya dava konusu taşınmaz üzerinde haciz ve satış isteyebilme yetkisi verilmesine karar verilmesi gerekir (4. HD, E. 2021/26205, K. 2024/1431, T. 12.02.2024).

Bu mekanizmanın alacaklı eşe sağladığı üç avantaj vardır. Birincisi hızdır: tapu iptal ve tescil işlemleriyle uğraşmadan doğrudan icra aşamasına geçilir. İkincisi nispi etkidir: işlem yalnızca davacı eşin alacağı miktarıyla sınırlı olarak hükümsüz sayılır; taşınmazın değeri alacağı aşıyorsa artan kısımda üçüncü kişinin mülkiyeti korunur. Üçüncüsü, taşınmazın borçlu eş adına yeniden tescil edilmemesi sayesinde borçlu eşin diğer alacaklılarının aynı mala yönelmesinin önüne geçilmesidir.

Tescil isteniyorsa kimin adına?

Eğer somut olayın koşulları gereği iptal ve tescil talebi ileri sürülecekse, tescilin davacı eş adına değil, borçlu eş adına istenmesi gerekir. Amaç malın tasfiye havuzuna geri sokulmasıdır, davacının mülkiyet kazanması değil. Yukarıda anılan 4. HD kararının “elden çıkarılan taşınmazın kayıt maliki eşe döndürülmesi” ifadesi de bunu göstermektedir. Ayrıca iptal ve tescil davalarının taşınmazın kayıt maliki aleyhine açılması zorunludur; zincirleme devirlerde ilk el durumundaki kişinin de davada yer alması sağlanmalıdır (1. HD, E. 2013/20644, K. 2015/6689, T. 05.05.2015).

Üç ayrı hukuki yol ve hangisinin ne zaman kullanılacağı

Mal kaçırmaya karşı Türk hukukunda birbirinden farklı üç yol vardır. Bunlar birbirinin alternatifi değil, sürecin farklı aşamalarına ait araçlardır. Kaynakların çoğu bu üçünü birbirine karıştırmakta, özellikle İİK m. 277 vd.’daki tasarrufun iptali davasını eşin doğrudan açabileceği bir yol gibi sunmaktadır. Bu yanlıştır.

Birinci yol: TBK m. 19 muvazaa davası (ilam öncesi)

Alacaklı eşin elinde henüz bir ilam ve icra takibi yokken kullanabileceği yol budur. Muvazaa, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan bir görünüş yaratmalarıdır ve muvazaalı işlem baştan itibaren geçersizdir.

Bu yolun tasarrufun iptali davasından farkı Yargıtay tarafından net biçimde ortaya konmuştur: İİK m. 277’de sözü edilen iptal davaları borçlu tarafından geçerli olarak yapılmış bazı tasarrufların hükümsüz kılınması için açılır; oysa muvazaa davası borçlunun yaptığı tasarrufi işlemlerin gerçekte hiç yapılmamış olduğunu tespit ettirmeyi amaçlar. Aynı kararda, muvazaaya dayalı davalarda davacının icra takibine geçmesine ve aciz belgesi almasına gerek olmadığı açıkça belirtilmiştir (4. HD, E. 2023/10075, K. 2024/10043, T. 22.10.2024; aynı yönde 4. HD, E. 2023/8035, K. 2024/3541, T. 18.04.2024).

Aynı kararda TBK m. 19’a dayalı davanın şartları da sayılmıştır: üçüncü kişinin danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının var olması, bu alacağın ödenmesini önlemek amacıyla danışıklı bir işlem yapılması ve davacının amacının alacağını tahsil edebilmek için işlemin hükümsüzlüğünü sağlamak olması gerekir.

İkinci yol: İİK m. 277 vd. tasarrufun iptali davası (ilam ve aciz sonrası)

İİK m. 277 dava hakkını açıkça elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklıya tanır. Katılma alacaklısı eş, tasfiye ilamını alıp icra takibi yapmadan ve alacağını tahsil edemediğini belgelemeden bu yolu kullanamaz. Ancak ilam alınıp takip semeresiz kaldıktan sonra eş, sıradan bir alacaklı konumuna gelir ve İİK’nın tüm imkânlarından yararlanır.

Bu yolun en güçlü aracı İİK m. 280/3’teki kanuni karinedir: üçüncü kişi, borçlunun eşi, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun mali durumunu bildiği farz olunur. Yargıtay bu karineyi uygularken, borçlu ile üçüncü kişinin evli olması hâlinde üçüncü kişinin borçlunun mali durumu ile alacaklıları ızrar kastını bilebilecek kişilerden olduğunu ve aksinin ispatlanamadığını belirtmiştir (4. HD, E. 2021/24125, K. 2024/7351, T. 09.09.2024; aynı yönde 4. HD, E. 2021/21394, K. 2022/6202, T. 29.03.2022). Rakip kaynakların dayanaksız biçimde tekrarladığı “yakın akrabaya devir kötüniyet karinesidir” cümlesinin kanuni karşılığı budur; ancak bu karine kendi bağlamında, yani tasarrufun iptali davasında işler.

Bu yolda ayrıca İİK m. 282 uyarınca borçlu ile hukuki işlemde bulunan üçüncü kişi mecburi dava arkadaşıdır ve davada haksız çıkmaları hâlinde yargılama giderinden birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar (4. HD, E. 2022/17173, K. 2024/1161, T. 06.02.2024). Bu teselsülün yargılama giderine ilişkin olduğunu, asıl borç bakımından bir müteselsil sorumluluk yaratmadığını özellikle belirtmek gerekir.

Üçüncü yol: TMK m. 241 üçüncü kişilere karşı dava

Bu, mal rejimine özgü özel hükümdür ve aşağıda ayrı başlık altında ele alınmıştır. Şartları, sorumluluğun kapsamı ve süreleri diğer iki yoldan farklıdır.

YolNe zamanAciz vesikasıSüreSonuç
TBK m. 19 muvazaaHer zaman, ilam öncesi dâhilGerekmezSüreye tabi değilİİK m. 283 kıyası: haciz ve satış yetkisi
İİK m. 277 vd. iptalİlam + takip + aciz sonrasıŞartİşlemden itibaren 5 yıl içinde takip şartıİİK m. 283: haciz ve satış yetkisi
TMK m. 241Borçlu eşin malvarlığı yetmiyorsaŞekli aciz vesikası şart değil1 yıl / 5 yıl hak düşürücüEksik kalan miktarla sınırlı nakdi tazmin

Üçüncü kişiye karşı dava (TMK m. 241)

TMK m. 241, alacaklı eşe borçlu eşin dışına çıkma imkânı tanıyan istisnai bir hükümdür. Bu sorumluluk ikincil (tali) ve sınırlı niteliktedir.

Şartları nelerdir?

Davanın açılabilmesi için borçlu eşin malvarlığının veya terekesinin katılma alacağını karşılamaya yetmemesi gerekir. Alacaklı eş doğrudan üçüncü kişiye gidemez; önce borçlu eşin malvarlığına müracaat etmiş ve bu müracaatın sonuçsuz kalmış olması aranır. Yargıtay bunu, ancak tasfiye sırasında borçlu eşin malvarlığı ya da terekesinin borcu ödemeye yetmediğinin anlaşılması durumunda, sonradan üçüncü kişi aleyhine TMK m. 241’e göre eksik kalan miktarla sınırlı olarak alacak davası açılabileceği biçiminde ifade etmektedir (2. HD, E. 2021/10015, K. 2021/9892, T. 22.12.2021; aynı yönde 2. HD, E. 2024/979, K. 2024/9926, T. 12.12.2024).

Ödeme güçsüzlüğünün ispatı bakımından İcra ve İflâs Kanunu anlamında şekli bir aciz vesikasının alınması mutlak bir zorunluluk olarak aranmamaktadır. Borçlu eşin üzerine kayıtlı malvarlığı bulunmadığının UYAP sorguları, tapu ve trafik kayıtları, banka kayıtları ve mevcut hacizlerle ortaya konulması yeterli görülebilir. Ancak bu tespitin yapılmadan üçüncü kişinin mahkûm edilmesi mümkün değildir; borçlu eşin aktif malvarlığı titizlikle araştırılmalıdır.

Sorumluluğun kapsamı: müteselsil değil, ikincil ve sınırlı

Üçüncü kişinin sorumluluğu iki kez sınırlıdır. Birincisi, borçlu eşten tahsil edilemeyen eksik kalan miktar ile sınırlıdır. Taşınmazın değeri bir milyon lira olsa dahi, tahsil edilemeyen kısım iki yüz bin lira ise üçüncü kişi yalnızca bu miktardan sorumludur. İkincisi, sorumluluk kendisine yapılan kazandırmanın değerini aşamaz.

Bazı kaynaklarda TMK m. 241 sorumluluğunun müteselsil olduğu ileri sürülmektedir. Bu görüşe katılmıyoruz. Kanunun lafzı “eksik kalan miktarla sınırlı olarak” demektedir; bu, teselsül değil ikincil sorumluluk tanımıdır. İİK m. 282’ye dayanılarak ileri sürülen müteselsil sorumluluk ise yalnızca yargılama giderlerine ilişkindir ve farklı bir davanın (tasarrufun iptali) usulüne aittir.

İade yükümlülüğünün niteliği bakımından da açıklık gerekir: TMK m. 241 üçüncü kişiye malı aynen iade borcu yüklemez, nakdi ödeme yükümlülüğü doğurur. Bu, İİK m. 283/2’nin “yerine geçen değer nispetinde nakden tazmin, davacının alacağından fazla olmamak üzere” formülüyle de örtüşür.

Üçüncü kişinin iyiniyeti sorumluluğu etkiler mi?

TMK m. 241/3 mirastaki tenkis davasına ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanacağını öngörür. Bu atfın en önemli sonucu, iyiniyetli üçüncü kişinin korunmasıdır. Aynı ilke İİK m. 283’ün son fıkrasında da yer alır: kendisine bağış yapılan iyi niyetli ise yalnız dava zamanında elinde bulunan miktarı geri vermeye mecburdur. Yani iyiniyetli kazandırma alanı, dava tarihinde elinde kalan zenginleşme oranında sorumludur.

Ancak bu korumanın kapsamına dikkat edilmelidir. İİK m. 283’ün son fıkrası lafzı gereği yalnızca bağış hâlini düzenler. Bu, TMK m. 229/1’deki karşılıksız kazandırmalara tam olarak oturur; buna karşılık m. 229/2 kapsamındaki ivazlı ama kastlı devirlere doğrudan uygulanmaz. İvazlı görünen devirlerde ise üçüncü kişinin iyiniyetli sayılması pratikte oldukça güçtür: bir taşınmazı gerçek değerinin çok altında devralan kişinin, işlemin diğer eşin haklarını zedelediğini bilmediğini savunması hayatın olağan akışına aykırıdır.

TMK m. 241/3’ün lafzından çıkan bir sınır daha vardır: kıyas, “yukarıdaki fıkra hükümleri ve yetki kuralları dışında” yapılır. Yani tenkis davasına ilişkin süre hükümleri ve yetki kuralları bu davada uygulanmaz; TMK m. 241/2’deki bir yıllık ve beş yıllık süreler ile genel yetki kuralları geçerlidir.

İhbar şartı ve üçüncü kişinin davada yer alması

TMK m. 229’un son fıkrası uyarınca, kazandırma veya devirlere ilişkin uyuşmazlıklarda mahkeme kararı ancak davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir. İhbar, üçüncü kişinin savunma hakkını kullanmasını sağlar ve ileride açılacak TMK m. 241 davası için bir ön hazırlık işlevi görür.

Uygulamada alacaklı eş çoğu zaman üçüncü kişiyi doğrudan davalı olarak gösterir. Yargıtay bu durumu ihbar şartını karşılar saymaktadır: üçüncü kişi hakkında eşle birlikte dava açılması hâlinde kararda TMK m. 229’daki amaç ve doğrultuda üçüncü kişi lehine kazandırma veya devir yapıldığının tespit edilmiş olması yeterlidir; ilk aşamada hüküm davalı eski eş yönünden karara bağlanacak ve davalı eski eş yanında davalı gösterilen üçüncü kişi yönünden bu dava aynı zamanda TMK m. 229/2-son maddesindeki ihbar işlevini de yerine getirmiş olacaktır (8. HD, E. 2015/911, K. 2016/8977, T. 23.05.2016).

Tasfiye davasında devrin iptaline karar verilebilir mi?

Hayır. Mal rejiminin tasfiyesi davası bir alacak davasıdır; bu davada mülkiyet yapısını değiştiren bir hüküm kurulamaz. Yargıtay, karşılıksız kazandırma veya devrin yapıldığının tespit edilmesi hâlinde işlemin (tasarrufun) iptaline karar verilemeyeceğini ve üçüncü kişi davalı olarak gösterilse dahi bu aşamada davacı lehine hüküm altına alınan katılma alacağından sorumlu tutulamayacağını açıkça belirtmiştir (2. HD, E. 2024/1258, K. 2024/10123, T. 17.12.2024; aynı yönde 2. HD, E. 2021/8818, K. 2022/4743, T. 23.05.2022).

Usul: ayırma ve bekletici sorun

Üçüncü kişi tasfiye davasında birlikte davalı gösterilmişse, mahkemenin izleyeceği usul her iki davayı birlikte görmek değildir. Yargıtay, HMK m. 167 uyarınca üçüncü kişiye karşı açılan dava hakkında ayırma kararı verilerek davanın ayrı bir esasa kaydının sağlanmasını; bu davada eski eşe karşı açılan mal rejiminin tasfiyesi davası sonucunun ve alacağa karar verilmişse eşten tahsil edilebilme durumunun HMK m. 165/1 uyarınca bekletici sorun yapılmasını aramaktadır (8. HD, E. 2015/11338, K. 2017/2301, T. 21.02.2017; 2. HD, E. 2024/3162, K. 2024/7885, T. 24.10.2024; 8. HD, E. 2016/6087, K. 2018/18275, T. 07.11.2018).

Bekletici sorun ilişkisi çift yönlü işleyebilir. Bir yandan, asliye hukuk mahkemesinde derdest bir muvazaa davası varsa aile mahkemesindeki tasfiye davasında bunun bekletici mesele yapılması gerekir; aksi hâlde karar bozulur (2. HD, E. 2025/4356, K. 2026/3749, T. 07.04.2026). Öte yandan, muvazaa davasını inceleyen mahkeme de davacının hukuki yararının bulunup bulunmadığını belirlemek için tasfiye davasının sonucunu gözetmelidir (HGK, E. 2023/618, K. 2025/231). Kesinleşmiş bir alacağın varlığı hâlinde hukuki yararın bulunduğu ise açıktır (4. HD, E. 2023/6288, K. 2023/10534, T. 11.10.2023).

Bu iki yönlü ilişki bir kısırdöngü değil, bir sıra sorunudur. Pratik çözüm şudur: tasfiye davası açılır veya sürdürülür, muvazaa davası zamanaşımı riski taşımadığından ondan sonra açılır; ancak aradaki sürede malın dördüncü bir kişiye geçmesi riski, aşağıda ele alınan geçici hukuki korumalarla kapatılır. Muvazaa davası zaten derdestse, tasfiye davasında bekletici sorun yapılır.

HMK m. 165/2’de ise gözden kaçırılmaması gereken ciddi bir tuzak vardır: bir davanın incelenmesi başka bir davanın çözümüne bağlıysa mahkeme ilgili tarafa görevli mahkemeye başvurması için uygun bir süre verir ve bu süre içinde başvurulmazsa ilgili taraf iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir. Aile mahkemesi muvazaa iddiası için süre verdiğinde asliye hukuk mahkemesinde dava açılmazsa, iddia tamamen düşer.

Son olarak, tasfiye kararının infaz kabiliyeti bakımından Yargıtay her bir malvarlığı kalemi için ayrı ayrı hüküm kurulmasını aramaktadır: infazda tereddüt oluşmaması ve usuli kazanılmış haklar gözetilerek tasfiyeye konu her bir malvarlığı yönünden ayrı ayrı hüküm kurulması gerekir (2. HD, E. 2022/11247, K. 2023/2553, T. 18.05.2023).

TMK m. 241 davası tasfiye bitmeden açılabilir mi?

Bu sorunun cevabı pratik açıdan hayatidir ve cevabımız evet, açılmalıdır. Gerekçesi süre rejiminin asimetrisidir; aşağıda ayrıntılı olarak ele alıyoruz. Dava açıldığında mahkeme kazandırmanın varlığını ve miktarını inceleyebilir, ancak nihai hükmü tasfiye davasındaki eksik kalan miktar netleştiğinde kurar. Bu usul, hem beş yıllık üst sürenin kaçırılmasını önler hem de üçüncü kişinin malı elden çıkarmasına karşı geçici koruma talep edilmesine imkân verir.

Nam-ı müstear ve inançlı işlem iddiaları

Mal kaçırmanın daha karmaşık biçimleri, malın en baştan üçüncü bir kişi adına tescil ettirilmesi (nam-ı müstear) veya iade edilmek üzere güvene dayalı olarak devredilmesidir (inançlı işlem).

İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Nam-ı müstear ise bir kimsenin bedelini kendisi ödediği malı tapuda başkası adına tescil ettirmesidir. 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı bu meseleyi akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK m. 19 çerçevesinde ele almış, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delille ispatının mümkün olduğuna hükmetmiştir (bkz. 1. HD, E. 2013/20644, K. 2015/6689, T. 05.05.2015). Bu nedenle nam-ı müstearı muvazaadan ayrı bir kurum gibi sunmak doğru değildir; muvazaanın özel bir görünümüdür.

Çok önemli ayrım: 1947 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’nın getirdiği yazılı delil zorunluluğu, inançlı işlemin taraflarını bağlar. Katılma alacaklısı eş ise bu işlemin tarafı değil, ondan zarar gören üçüncü kişidir. Dolayısıyla eş, HMK m. 203/1-d uyarınca tanık dâhil her türlü delille ispat yapabilir. Bu ayrım yapılmadan aktarılan içtihat, okuyucuya “yazılı belgeniz yoksa şansınız yok” gibi hatalı bir izlenim verir.

Taraflar arasındaki davalarda ispat rejimi katıdır. Yargıtay, inanç sözleşmesi olarak adlandırılan belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerektiğini, aksi kabulün İçtihadı Birleştirme Kararı’nın kapsamını genişleteceğini ve tapu dışı satışlara olanak sağlayacağını belirtmiştir (1. HD, E. 2013/20644, K. 2015/6689). Yazılı delil veya delil başlangıcı bulunmadığında iddianın ikrar ve yemin gibi kesin delillerle de ispat edilebileceği kabul edilmektedir; nitekim bir olayda mahkemenin davacıya yemin teklif etme hakkını hatırlatması gerektiği, muvazaa saptanırsa son kayıt malikinin TMK m. 1023 koruyuculuğundan yararlanıp yararlanamayacağının değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir (1. HD, E. 2019/128, K. 2021/664, T. 09.02.2021).

Nam-ı müstear iddiasının ispatında somut ölçütler kullanılır: malın fiili kullanımı kimdedir, ödemelerin kaynağı nedir, vergi ve benzeri yükümlülükleri kim karşılamaktadır. Yargıtay bir olayda aracın vergi borcunun borçlu tarafından ödendiğinin tespit edilmesini, tescil edilen kişinin borçlunun nam ve hesabına hareket ettiğinin göstergesi saymıştır (4. HD, E. 2021/23512, K. 2024/3643, T. 24.04.2024). Bir taşınmaz borçlu eşin parasıyla alınmış ancak hiçbir makul sebep yokken üçüncü kişi adına tescil edilmişse, gerçek hak sahipliği tartışması açılabilir.

Ceza mahkemesi kararının hukuk davasına etkisi

Mal kaçırma dosyalarında çoğu zaman gözden kaçan güçlü bir delil kaynağı vardır. TBK m. 74 uyarınca hukuk hâkimi ceza mahkemesinin kararlarıyla kural olarak bağlı değildir; ancak bu bağımsızlık sınırsız değildir. Yerleşik kabule göre ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylar ve fiilin hukuka aykırılığı yönünden hukuk hâkimi bağlıdır; maddi olguların tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı taraflar yönünden kesin delil niteliği taşır (bu yönde HGK, E. 2013/4-1008, K. 2014/490, T. 09.04.2014; HGK, E. 2017/11-55, K. 2019/43, T. 31.01.2019).

Pratikte bunun anlamı şudur: borçlu eş hakkında tefecilik, dolandırıcılık veya başka bir suçtan kesinleşmiş bir ceza kararı varsa ve o kararda devralanın malı satın alabilecek ekonomik gücünün bulunmadığı gibi maddi olgular tespit edilmişse, bu tespitler mal rejimi veya muvazaa davasında yeniden tartışılamaz. Yukarıda anılan 1. HD kararının karşı oyunda bu mekanizma ayrıntılı biçimde işlenmiş ve bedelsiz temlik alan kişinin TMK m. 1023 koruyuculuğundan yararlanamayacağı sonucuna varılmıştır.

Şirket payı, banka hesabı, sigorta ve sahte borç

Banka hesabındaki paranın çekilmesi

Mal kaçırma yalnızca taşınmaz devriyle olmaz. Nakit varlıkların çekilmesi veya üçüncü kişilere aktarılması sık karşılaşılan bir yöntemdir. Yargıtay bu tür hareketleri değerlendirirken paranın miktarı ile gönderildiği dönemdeki satın alma gücü arasında bir denge kurmaktadır: davalı erkek tarafından yakın akraba ve başka banka hesaplarına gönderilen toplu paraların taraflar arasında geçimsizlik olduğu dönemde gönderildiği ve gönderildiği yıllardaki satın alma gücü gözetildiğinde azımsanamayacak miktarda olduğu belirtilerek bu paraların eklenecek değer olduğu kabul edilmiştir (2. HD, E. 2024/6166, K. 2025/4216, T. 22.04.2025). Aynı yaklaşımla, tarafların ayrı yaşamaya başladıkları tarih ile paranın hesaptan çekildiği tarih birlikte gözetilerek sigorta şirketinin ödediği paranın eklenecek değer olduğu sonucuna varılmıştır (2. HD, E. 2025/4195, K. 2026/3746, T. 07.04.2026).

Buradaki ölçüt, transfer edilen meblağın o günkü ekonomik koşullardaki ağırlığıdır. Salt “banka kayıtları delildir” demek yeterli değildir; tutarın dönemsel satın alma gücü ortaya konulmalıdır.

Şirket payı devri

Eşin sahibi veya ortağı olduğu şirketteki paylarını boşanma öncesinde sembolik bedellerle üçüncü kişilere devretmesi, TMK m. 229/2 anlamında tipik bir mal kaçırma eylemidir. Değerlendirmede iki ölçüt öne çıkar: devralanın payları edinebilecek ekonomik güce sahip olup olmadığı ve devrin ticari bir gereklilikten mi yoksa kaçırma kastından mı kaynaklandığı. Şirketin yönetiminin devirden sonra da fiilen devreden eşte kalmaya devam etmesi, devrin gerçek olmadığının güçlü bir göstergesidir. Devredilen payların değeri, taşınmazlarda olduğu gibi devir tarihindeki durumu esas alınarak tasfiye tarihindeki güncel karşılığı üzerinden hesaplanmalıdır.

Şirket payı devirlerine ilişkin olarak elimizde doğrudan bir Yargıtay ilke kararı bulunmadığını belirtmek dürüstlük gereğidir; bu alandaki değerlendirme, yukarıda anılan genel kast ölçütlerinin şirket hukukuna uyarlanmasıyla yapılmaktadır.

Bireysel emeklilik ve hayat sigortası

Evlilik birliği içinde edinilmiş mallarla ödenen primler sonucu oluşan bireysel emeklilik ve hayat sigortası birikimleri kural olarak edinilmiş maldır. Bu birikimlerde lehtarın değiştirilmesi veya poliçenin sonlandırılıp nakde çevrilerek gizlenmesi, TMK m. 229 kapsamında değerlendirilebilir.

Ancak burada TMK m. 228/2’nin ayrı bir kural getirdiğine dikkat edilmelidir. Eşlerden birine sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurumlarınca yapılmış toptan ödemeler ya da iş gücü kaybı dolayısıyla ödenmiş tazminat, ömür boyu irat bağlanmış olsaydı mal rejiminin sona erdiği tarihten sonraki döneme ait iradın peşin sermayeye çevrilmiş değeri ne olacak idiyse, tasfiyede o miktarda kişisel mal olarak hesaba katılır. Yani bu tür ödemelerin tamamı edinilmiş mal sayılmaz; bir kısmı kişisel maldır ve tasfiye dışında kalır. Bu ayrım yapılmadan yürütülen bir hesap baştan hatalıdır.

Sahte borç ikrarıyla pasifin şişirilmesi

TMK m. 231 uyarınca artık değer, edinilmiş malların toplamından bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktardır. Borçlu eş, ödeyeceği katılma alacağını düşürmek için gerçekte var olmayan borçlar ihdas edebilir; babasına veya kardeşine borçlu olduğuna dair geriye dönük senetler düzenlemek bunun tipik örneğidir.

Tasfiyede gösterilen borcun gerçekliğini ispat yükü, o borcun varlığını ileri süren eştedir. TMK m. 230/2 uyarınca her borç ilişkin bulunduğu mal kesimini yükümlülük altına sokar; hangi kesime ait olduğu anlaşılamayan borç edinilmiş mallara ilişkin sayılır. Bu nedenle borcun hangi malın edinilmesi için kullanıldığı ve gerçekten malvarlığına girip girmediği denetlenmelidir. Borç iddiası banka dekontu, icra dosyası veya ticari kayıt gibi denetlenebilir belgelerle desteklenmelidir.

Ödeme yönteminin olağanlığı da denetlenir. Yargıtay, borçlunun devralana borcu bulunduğunun kabulü hâlinde dahi borca karşılık bağımsız bölüm mülkiyetinin devredilmesinin mutad ödeme niteliğinde olmadığını belirtmiştir (4. HD, E. 2023/2181, K. 2024/2444, T. 05.03.2024). Bu ilke, “borcum vardı, ödemek için sattım” savunmasının en etkili panzehiridir: borç gerçek olsa bile, taşınmaz mülkiyetinin devri olağan bir ödeme aracı değildir.

Kaçırılan malın yerine geçen değerler

TMK m. 219’un beşinci bendi uyarınca edinilmiş malların yerine geçen değerler de edinilmiş maldır; m. 220/4 uyarınca kişisel mallar yerine geçen değerler de kişisel maldır. Bu nedenle bir eş edinilmiş malını satıp yerine başka bir mal almışsa, yeni mal da tasfiyeye dâhildir. Alacaklı eş yalnızca satılan mal üzerinden değil, onun yerine geçen değer üzerinden de hak iddia edebilir. Uygulamada hangi yolun seçileceği, hangisinin daha yüksek bir sonuç verdiğine göre belirlenir.

Mal kaçırma nasıl önlenir? Koruyucu tedbirler

Mal kaçırma gerçekleştikten sonra açılan davalar yıllar sürer ve tahsil riski taşır. Bu nedenle asıl mesele, devir gerçekleşmeden önce hangi araçların kullanılabileceğidir. Türk hukukunda üç ayrı araç vardır ve hangisinin kullanılacağı talebin niteliğine bağlıdır.

TMK m. 199: Tasarruf yetkisinin sınırlanması

TMK m. 199: Ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan malî bir yükümlülüğün yerine getirilmesi gerektirdiği ölçüde, eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, belirleyeceği malvarlığı değerleriyle ilgili tasarrufların ancak onun rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir.
Hâkim bu durumda gerekli önlemleri alır.
Hâkim, eşlerden birinin taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisini kaldırırsa, re’sen durumun tapu kütüğüne şerhedilmesine karar verir.

Bu hüküm, mal kaçırma hazırlığının sezildiği ancak devrin henüz gerçekleşmediği aşamada başvurulabilecek tek gerçek araçtır ve uygulamada çok az bilinir. Maddenin metninden çıkan beş temel kural şunlardır:

  • Talep şarttır. Hâkim tasarruf yetkisini re’sen sınırlayamaz; yalnızca tapu şerhine re’sen karar verir.
  • Belirli mallar için istenir. Madde “belirleyeceği malvarlığı değerleriyle ilgili” dediğine göre, “eşimin tüm malvarlığına tedbir konulsun” biçimindeki genel bir talep kanuna uygun değildir. Hangi taşınmaz, hangi hesap, hangi araç olduğu tek tek gösterilmelidir.
  • İki kademe vardır. Birinci fıkra tasarrufu diğer eşin rızasına bağlar; üçüncü fıkra ise tasarruf yetkisinin tamamen kaldırılmasından söz eder. Bu ikisi aynı şey değildir ve talepte hangisinin istendiği açıkça belirtilmelidir.
  • Ölçülülük esastır. “Gerektirdiği ölçüde” ifadesi, yalnızca korunması gereken menfaat kadar sınırlama getirilmesini emreder.
  • Şerh yalnızca taşınmaza özgüdür. Taşınırlar, araçlar ve banka hesapları için tapu şerhine benzer bir mekanizma yoktur; bunlar ikinci fıkradaki “gerekli önlemler” kapsamında ilgili kuruma yazı yazılması yoluyla korunur.

Katılma alacağının bu maddedeki “evlilik birliğinden doğan malî yükümlülük” kavramına girip girmediği tartışılabilir. Kanaatimizce girer: edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinden doğan alacak, evlilik birliğinin malî sonuçlarından biridir ve henüz muaccel olmaması koruma ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Görevli mahkeme aile mahkemesidir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, eşin harcamalarının ve tasarruflarının kısıtlanması isteminin TMK m. 188, 190, 196, 198 ve 199 çerçevesinde tartışılması gereken bir dava olduğunu ve 4787 sayılı Kanunun 4/1. maddesi uyarınca aile mahkemesinde görülüp çözümlenmesi gerektiğini belirlemiştir (20. HD, E. 2015/4001, K. 2015/2136, T. 26.03.2015).

Aynı karar, çok pratik bir ayrım da kurar. Eğer talep savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı ya da malvarlığını kötü yönetme sebebiyle kişinin kısıtlanmasına yönelikse, uyuşmazlık TMK m. 406 kapsamında vesayet hukukuna girer ve sulh hukuk mahkemesinin görev alanındadır. Buna karşılık talep, evlilik birliğinin korunması amacıyla eşin tasarruflarının sınırlanması ise TMK m. 199 uygulanır ve görev aile mahkemesindedir. Dilekçenin hangi çerçeveye oturtulduğu doğrudan görevi belirlemektedir.

Söz konusu davada boşanma davası bulunmaması, TMK m. 199’un evlilik sürerken bağımsız bir talep olarak da ileri sürülebileceğini göstermektedir. Madde evliliğin genel hükümleri arasında yer aldığından, eşlerin hangi mal rejimine tabi olduğundan bağımsız olarak uygulanır; mal ayrılığı rejimini seçmiş çiftler de bu korumadan yararlanabilir.

Şerhin etkisi ve şerhe rağmen yapılan devir

Bu noktada okuyucuya dürüst olmak gerekir: TMK m. 199 şerhinin etkisi ve şerhe rağmen yapılan devrin akıbeti, kanunda düzenlenmemiştir ve bu konuda yerleşik, yayımlanmış bir Yargıtay ilke kararına ulaşılamamıştır. Bazı kaynaklarda “şerhe rağmen yapılan devir hükümsüzdür” denmektedir; bu ifade bir dayanağa oturmamaktadır.

Buna karşılık kanunun sisteminden güçlü bir sonuç çıkarılabilir. TMK m. 190, eşin temsil yetkisinin kaldırılmasının veya sınırlanmasının iyiniyetli üçüncü kişilere karşı sonuç doğurmasını, durumun hâkimin kararıyla ilân edilmesine bağlamıştır. Görüldüğü üzere kanun koyucu, eşler arası koruma tedbirlerinin üçüncü kişilere etkisini aleniyet şartına bağlamaktadır. TMK m. 199’da taşınmaz için re’sen tapu şerhi öngörülmesinin işlevi de tam olarak budur. Tapu sicilinin aleniyeti ilkesi gereği, sicildeki bir şerhi herkesin bildiği varsayıldığından, şerhli bir taşınmazı devralan üçüncü kişinin “kısıtlamayı bilmiyordum” savunması TMK m. 1023 korumasından yararlanmasını sağlamayacaktır. Bu, alacaklı eş için ispat yükünü büyük ölçüde hafifleten bir sonuçtur.

Ancak devrin kendiliğinden geçersiz olacağı sonucuna varmak için elimizde yeterli dayanak bulunmadığını da belirtiyoruz. Pratikte doğru yaklaşım, şerhi bir mutlak yasak olarak değil, üçüncü kişinin iyiniyet savunmasını fiilen ortadan kaldıran ve muvazaa davasının zeminini önceden hazırlayan bir araç olarak konumlandırmaktır.

İhtiyati haciz mi, ihtiyati tedbir mi?

Uygulamada en sık yapılan usul hatası bu iki kurumun karıştırılmasıdır. Ayrım, talebin niteliğine göre yapılır.

Katılma alacağı davası bir para alacağı davasıdır. Uyuşmazlığın konusu belirli bir malın mülkiyeti değil, artık değerin yarısı üzerindeki alacaktır. HMK m. 389 ihtiyati tedbiri “uyuşmazlık konusu hakkında” verilebilecek bir koruma olarak tanımladığından, para alacağı davasında kural olarak başvurulması gereken yol İİK m. 257 uyarınca ihtiyati hacizdir.

Burada akla gelen itiraz, İİK m. 257/1’in “vadesi gelmiş” bir para borcu aramasıdır. Katılma alacağının muacceliyet anı tartışmalı olduğundan bu şartın sağlanamayacağı ileri sürülebilir. Ancak İİK m. 257/2’nin ikinci bendi tam olarak bizim senaryomuzu tarif eder: borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlâl eden hileli işlemlerde bulunursa vadesi gelmemiş borç için de ihtiyati haciz istenebilir. Yani mal kaçırma iddiasının bulunduğu bir dosyada muacceliyet tartışmasına girmeye gerek yoktur. Üstelik İİK m. 257/3 uyarınca bu yolla haciz konulursa borç yalnız borçlu hakkında muacceliyet kazanır.

Buna karşılık muvazaaya dayalı dava dava konusu şeye ilişkindir ve orada ihtiyati tedbir uygundur. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, TBK m. 19’a dayalı olarak açılan muvazaalı işlemin iptali davalarında talebin davalı borçlunun malvarlığına yönelik olmayıp sadece dava konusu şeye ilişkin olması nedeniyle verilecek hukuki koruma kararının ihtiyati tedbir olması gerektiğini belirtmiştir; aynı kararda muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibi ve buna bağlı satış işlemlerinin ihtiyati tedbirle durdurulmasının yerinde olduğu ifade edilmiştir (12. HD, E. 2025/6061, K. 2026/311, T. 21.01.2026).

Üçüncü kişiye geçmiş bir mal üzerine tedbir konulup konulamayacağı ise tartışmalıdır. Bölge adliye mahkemesi uygulamasında, tedbir talep edilen malvarlığı doğrudan uyuşmazlık konusu olmasa dahi dava edilen alacağın oluşumu ile bağlantılı olduğundan, koşulları gerçekleştiği takdirde ihtiyati tedbir konulmasının mümkün olduğu kabul edilmiştir (İzmir BAM 2. HD, E. 2017/735, K. 2017/506, T. 22.03.2017). Bu, HMK m. 389’daki “uyuşmazlık konusu” ifadesinin amaca yönelik olarak genişletilmesidir ve her mahkemenin aynı yönde karar vereceği garanti değildir.

Geçici korumalarda dört kritik süre tuzağı

İhtiyati tedbir kararı almak yetmez; kararın ayakta kalması usul kurallarına sıkı sıkıya bağlıdır.

  • Bir hafta kuralı (HMK m. 393/1): Tedbir kararının uygulanması, kararın tefhim veya tebliğinden itibaren bir hafta içinde talep edilmek zorundadır. Aksi hâlde kanuni süre içinde dava açılmış olsa dahi tedbir kendiliğinden kalkar.
  • İki hafta kuralı (HMK m. 397/1): Tedbir dava açılmadan önce alınmışsa, uygulama talebinden itibaren iki hafta içinde esas dava açılmalı ve dava açıldığına ilişkin evrak dosyaya konulmalıdır; aksi hâlde tedbir kendiliğinden kalkar.
  • Tür belirtme zorunluluğu (HMK m. 390/3): Dilekçede tedbir sebebi ve türü açıkça belirtilmeli, davanın esası yönünden haklılık yaklaşık olarak ispatlanmalıdır.
  • Belirlilik (HMK m. 391/2-c): Kararda neyin üzerinde ve ne tür bir tedbire karar verildiği tereddüde yer vermeyecek şekilde yazılır. Bu da genel nitelikli tedbir taleplerinin kabul edilmeyeceğini gösterir.

Buna karşılık kanun üç önemli imkân da tanır. HMK m. 390/2 uyarınca hakların derhâl korunmasında zorunluluk bulunan hâllerde hâkim karşı tarafı dinlemeden tedbire karar verebilir; mal kaçırma dosyalarında sürpriz unsuru belirleyicidir. HMK m. 392/1 uyarınca talep resmî belgeye veya başkaca kesin bir delile dayanıyorsa mahkeme gerekçesini açıkça belirtmek şartıyla teminat alınmamasına karar verebilir; tapu kaydı resmî belge olduğundan bu talep savunulabilir. HMK m. 397/2 uyarınca da tedbirin etkisi, aksi belirtilmedikçe nihai kararın kesinleşmesine kadar devam eder.

Tedbire aykırı davranışın yaptırımı da hafife alınmamalıdır. HMK m. 398 uyarınca ihtiyati tedbir kararının uygulanmasına ilişkin emre uymayan veya tedbir kararına aykırı davranan kimse, ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren altı ay içinde şikâyet edilmesi üzerine altı aya kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır. Tedbire rağmen devir yapan eşe karşı en somut caydırıcı budur. Buna karşılık HMK m. 399 uyarınca haksız çıkan tedbir talep eden taraf zararı tazminle yükümlüdür; bu risk müvekkile baştan anlatılmalıdır.

Son olarak, itiraz usulünde gözden kaçan iki kural vardır. HMK m. 394/3 uyarınca menfaati açıkça ihlal edilen üçüncü kişiler de tedbiri öğrenmelerinden itibaren bir hafta içinde itiraz edebilir. HMK m. 394/4 uyarınca ise mahkeme itiraz üzerine ilgilileri dinlemek üzere davet etmek zorundadır; gelmedikleri takdirde dosya üzerinden inceleme yapar. İlgilileri davet etmeden dosya üzerinden itirazı reddetmek bozma sebebidir.

Zamanaşımı ve hak düşürücü süreler

Boşanma dosyalarında birbirinden tamamen farklı dört saat aynı anda işlemektedir ve bunların karıştırılması ciddi hak kayıplarına yol açar.

TalepSüreBaşlangıçNiteliği
TMK m. 174/175 tazminat ve yoksulluk nafakası1 yılBoşanma hükmünün kesinleşmesiZamanaşımı (TMK m. 178)
Katılma alacağı / mal rejimi tasfiyesi10 yılBoşanma hükmünün kesinleşmesiZamanaşımı (TBK m. 146)
TMK m. 241 üçüncü kişiye karşı dava1 yıl / 5 yılÖğrenme / mal rejiminin sona ermesiHak düşürücü süre
TBK m. 19 muvazaa davasıYokSüreye tabi değil

Katılma alacağı neden 10 yıla tabidir?

TMK m. 178, evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava haklarının bir yılda zamanaşımına uğrayacağını söyler. Ancak bu hüküm mal rejiminin tasfiyesini kapsamaz; nitekim TMK m. 179 tasfiyede eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümlerin uygulanacağını belirtir. Katılma alacağı bu nedenle TBK m. 146’daki on yıllık genel zamanaşımına tabidir.

Sürenin neden boşanmanın kesinleşmesinden işlemeye başladığı ise TBK m. 153/3 ile açıklanır: evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için zamanaşımı işlemeye başlamaz, başlamışsa durur. Mal rejimi TMK m. 225/2 uyarınca dava tarihinde sona erse de evlilik hukuken kesinleşmeye kadar sürdüğünden zamanaşımı o ana kadar durur; durduran sebep ortadan kalkınca işlemeye başlar. Kaynakların çoğu “on yıl kesinleşmeden işler” demekle yetinir; kuralın gerekçesi budur.

En kritik uyarı: TMK m. 241’deki beş yıllık süre durmaz

TBK m. 153/3 yalnızca zamanaşımını durdurur. TMK m. 241/2’deki bir yıllık ve beş yıllık süreler ise hak düşürücü süredir; durmaz, kesilmez ve mahkemece re’sen dikkate alınır. Bunun sonucu ciddi bir asimetridir:

  • Ana alacağın on yıllık süresi, evlilik sürdüğü müddetçe durur ve kesinleşmeden itibaren işler.
  • Üçüncü kişiye karşı dava hakkının beş yıllık üst süresi ise mal rejiminin sona ermesinden, yani boşanma davasının açıldığı tarihten itibaren kesintisiz işler.

Boşanma davası üç yıl, ardından tasfiye davası üç yıl sürerse, üçüncü kişiye karşı dava hakkı alacak henüz belirlenmeden düşmüş olur. Bu nedenle “önce tasfiyeyi bitirelim, sonra üçüncü kişiye gideriz” stratejisi hak kaybıyla sonuçlanır. Doğru hamle, TMK m. 241 davasını süre içinde açıp bekletici mesele yaptırmaktır.

Bir yıllık sürenin başlangıcı olan “hakların zedelendiğinin öğrenilmesi” ise kanaatimizce salt devrin öğrenilmesi değil, borçlu eşin malvarlığının alacağı karşılamayacağının anlaşılmasıdır. Bu yorumu destekleyen doğrudan bir ilke kararına ulaşılamamıştır; ancak aksi kabul, alacaklı eşi henüz varlığı ve miktarı belirlenmemiş bir alacak için süre baskısı altına sokardı. Yine de uygulamada süreyi geniş yorumlamaya güvenmek yerine, davayı erken açmak güvenli yoldur.

Bir başka teknik nokta: TBK m. 155 uyarınca zamanaşımı müteselsil borçlulardan birine karşı kesilince diğerlerine karşı da kesilmiş olur. Ancak TMK m. 241’deki sorumluluk ikincil sorumluluktur, teselsül değildir. Dolayısıyla borçlu eşe karşı açılan tasfiye davasının, üçüncü kişiye karşı süreyi koruduğunu varsaymak risklidir. Bu da TMK m. 241 davasının ayrıca ve süresinde açılması gerektiğinin ikinci gerekçesidir.

Katılma alacağı ne zaman doğar, ne zaman muaccel olur?

Bu iki kavramın ayrılması gerekir. Katılma alacağı, mal rejiminin sona erdiği tarihte, yani boşanma davasının açıldığı tarihte doğar; ancak miktarı tasfiye davası sonucunda belirlenir. Muacceliyet anı konusunda uygulamada tam bir birlik yoktur: TMK m. 239/3 aksine anlaşma yoksa faizin tasfiyenin sona ermesinden başlayarak yürütüleceğini söylerken, ihtiyati haciz bağlamında verilen kararlarda mal rejimi alacaklarının boşanma dava tarihi itibarıyla muaccel olduğu kabul edilmiştir. Pratikte bu tartışmaya girmeye gerek kalmaz; yukarıda açıklandığı üzere İİK m. 257/2 vadesi gelmemiş alacak için de ihtiyati hacze imkân tanımaktadır.

Görevli ve yetkili mahkeme

Mal kaçırma uyuşmazlıklarında görev, davanın hukuki dayanağına göre belirlenir ve bu ayrım kamu düzenindendir; mahkemece re’sen gözetilir.

TalepGörevli mahkeme
Mal rejiminin tasfiyesi, katılma alacağı, eklenecek değer (TMK m. 229)Aile mahkemesi
TMK m. 199 tasarruf yetkisinin sınırlanmasıAile mahkemesi
TBK m. 19 muvazaa, inançlı işlem, vekâlet görevinin kötüye kullanılması nedeniyle tapu iptaliAsliye hukuk mahkemesi
İİK m. 277 vd. tasarrufun iptaliAsliye hukuk mahkemesi
TMK m. 406 kapsamında kısıtlamaSulh hukuk mahkemesi (vesayet)

Yargıtay bu ayrımı, iddianın ileri sürülüş şekline göre davanın hukuki nitelendirmesinin yapılacağı ve talebin Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabından kaynaklanmaması hâlinde uyuşmazlığın çözüm yerinin HMK m. 2 uyarınca belirlenecek asliye hukuk mahkemesi olacağı biçiminde ifade etmektedir (8. HD, E. 2016/21647, K. 2018/18931, T. 20.11.2018). Nitekim inançlı işleme ve vekâlet görevinin kötüye kullanılmasına dayalı tapu iptali davaları asliye hukuk mahkemelerinde görülmekte ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından incelenmektedir; mal rejimi tasfiyesi ise aile mahkemelerinde görülmekte ve 2. ile 8. Hukuk Daireleri tarafından incelenmektedir. Dava türü, hem görevi hem temyiz incelemesini yapacak daireyi belirlemektedir.

Bu bölünme, aynı olay hakkında iki ayrı mahkemede paralel yargılama yapılması sonucunu doğurur ve yukarıda ele alınan bekletici sorun kurumunu zorunlu kılan asıl sebep de budur. Davaların birleştirilmesi çözüm değildir; HMK m. 166/1 birleştirmeyi “aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemeleri” arasında mümkün kılar ve görev farkını gidermez.

Yetki bakımından, boşanmadan bağımsız açılan mal rejimi davalarında genel yetki kuralı uyarınca davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Yanlış yerde dava açmanın somut bir maliyeti vardır: yetkisizlik kararı kesinleştikten sonra iki hafta içinde başvurulmazsa dava açılmamış sayılır (HMK m. 20/1) ve davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilir.

Terditli dava kurulabilir mi?

HMK m. 111 uyarınca davacı, birden fazla talebini aralarında aslilik-ferîlik ilişkisi kurmak suretiyle aynı dilekçede ileri sürebilir; talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağlantı bulunması şarttır. Mahkeme, asli talebin esastan reddine karar vermedikçe fer’î talebi inceleyemez ve hükme bağlayamaz (m. 111/2). Bu, asli talep usulden (örneğin görevsizlikten) reddedilirse fer’î talebin de incelenemeyeceği anlamına gelir.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir teknik sınır vardır: HMK m. 111/1 terditli davayı “aynı davalıya karşı” birden fazla talep için düzenlemiştir. Mal kaçırma senaryosunda asli talep (tapu iptali) çoğu zaman üçüncü kişiye, fer’î talep (katılma alacağı) ise eşe yöneltilir. Farklı davalılara yöneltilen taleplerin terditli olarak kurulabileceği tartışmalıdır. Yukarıda anılan Hukuk Genel Kurulu kararına konu olayda her iki kişi de davalı sıfatını taşıdığından bu sorun gündeme gelmemiştir. Uygulamada bu belirsizlikten kaçınmanın en güvenli yolu, muvazaa davasını ayrı açıp tasfiye davasında bekletici sorun yaptırmak ve İİK m. 283 kıyasıyla haciz ve satış yetkisi talep etmektir.

Mal kaçırmak suç mudur?

Boşanmada mal kaçırma başlı başına bir suç değildir. Cezai sorumluluk ancak İcra ve İflâs Kanunu’nun 331. maddesindeki şartlar gerçekleştiğinde gündeme gelir ve bu şartlar boşanma dosyalarında çoğu zaman sağlanamaz.

İİK m. 331 uyarınca, haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde borçlu; alacaklısını zarara sokmak maksadıyla mallarını veya bunlardan bir kısmını mülkünden çıkararak, telef ederek veya kıymetten düşürerek hakiki surette yahut gizleyerek muvazaa yoluyla başkasının uhdesine geçirerek veya asıl olmayan borçlar ikrar ederek mevcudunu suni surette eksiltirse, aleyhine aciz belgesi aldığını veya alacaklı alacağını alamadığını ispat ettiği takdirde altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Suç şikâyete tabidir.

Maddenin metnindeki “asıl olmayan borçlar ikrar ederek mevcudunu suni surette eksiltme” ibaresi, yukarıda ele alınan sahte borç yöntemi bakımından doğrudan karşılık oluşturur. Ayrıca aciz belgesi tek yol değildir; alacaklının alacağını alamadığını ispat etmesi de yeterlidir.

Uygulamadaki asıl engel: süre

İİK m. 347 uyarınca şikâyet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer. Buna karşılık İİK m. 331 haciz yoluyla takip talebini ve aciz belgesini ya da alacağın alınamadığının ispatını aramaktadır. Alacaklı eş bunlara ancak tasfiye ilamı kesinleşip icra takibi semeresiz kaldıktan sonra ulaşabilir. Devir ise çoğu dosyada bu noktadan yıllar önce yapılmıştır.

Sonuç şudur: boşanmada mal kaçırma dosyalarında cezai şikâyet penceresi pratikte çoğu zaman kapanmış olur. “Mal kaçırma suçtur, hemen şikâyet edin” biçimindeki tavsiyeler okuyucuyu yanıltmaktadır. Bu yolun kullanılabilmesi, ancak devrin görece yakın tarihli olduğu ve takibin hızla başlatılabildiği istisnai dosyalarda mümkündür.

Usul: nerede, nasıl

  • Görevli mahkeme: İİK m. 346 uyarınca bu baptaki suçlarla ilgili davalara icra mahkemesinde bakılır; bu işler diğer mahkemelerdeki ceza davalarıyla birleştirilemez.
  • Yetkili mahkeme: İİK m. 348 uyarınca icra takibinin yapıldığı yerdeki icra mahkemesi yetkilidir. Boşanma davasının görüldüğü yer belirleyici değildir.
  • Delil bağlılığı: İİK m. 351 uyarınca şikâyetçi dilekçe veya beyanında gösterdiği delillerle bağlıdır. Tapu kayıtları, banka hareketleri ve aciz belgesi baştan dilekçeye eklenmelidir; sonradan delil eklenemez.
  • Duruşmaya katılma: İİK m. 349 uyarınca şikâyetçi belirlenen zamanda gelmez ve vekil de göndermezse şikâyet hakkı düşer.

Ceza dosyasının hukuk davasına katkısı

Cezai yolun kapalı olması, mevcut bir ceza dosyasının değersiz olduğu anlamına gelmez. Yukarıda açıklandığı üzere, ceza mahkemesinin tespit ettiği maddi olaylar hukuk hâkimini bağlar ve taraflar yönünden kesin delil niteliği taşır. Borçlu eş hakkında başka bir suçtan yürütülmüş ve kesinleşmiş bir dosyada devralanın ekonomik gücünün bulunmadığı gibi olgular saptanmışsa, bu tespitler mal rejimi veya muvazaa davasında yeniden tartışılamaz. Bu nedenle mal kaçırma dosyalarında borçlu eş hakkındaki mevcut ceza dosyalarının araştırılması ihmal edilmemelidir.

2026 değişiklikleri: belirsiz alacak davasının kaldırılması ve faiz

Güncel durum (31.07.2026): 7589 sayılı Kanun 31.07.2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve hükümlerinin büyük bölümü aynı gün yürürlüğe girmiştir. Mal rejimi davalarını doğrudan etkileyen üç değişiklik vardır.

Birincisi, HMK m. 107 yürürlükten kaldırılmış ve belirsiz alacak davası kurumu ortadan kalkmıştır. Kanunun geçici hükmü uyarınca yürürlükten kaldırılma tarihinden önce açılmış davalar mülga hükme göre görülmeye devam eder. Katılma alacağı davalarında miktar çoğu zaman bilirkişi incelemesi sonucunda netleştiğinden bu değişiklik doğrudan etkili olmuştur.

İkincisi, HMK m. 109’a dördüncü fıkra eklenmiştir: alacağın sadece bir kısmının dava edildiği durumlarda talep konusu, aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın tahkikatın sona ermesine kadar artırılabilir ve zamanaşımı artırılan kısım bakımından da dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılır. Böylece belirsiz alacak davasının en önemli işlevi kısmi davaya aktarılmıştır.

Bu değişiklik ıslah kurumunu ortadan kaldırmamakta, ıslaha gerek olmayan bir defalık talep artırımı imkânı eklemektedir. Dolayısıyla pratikteki temel uyarı geçerliliğini korur: bilirkişi raporu beklenenden yüksek çıkarsa, talebinizi usulünce artırmadığınız sürece mahkeme fazlasına hükmedemez. HMK m. 26’daki taleple bağlılık ilkesi yürürlüktedir. Değişen yalnızca artırımın mekanizmasıdır. Ayrıca bu hüküm bir usul kuralı olduğundan ve geçiş hükmü öngörülmediğinden, derdest davalarda da uygulanabilir.

Faiz bakımından ise, artırılan kısma hangi tarihten faiz işletileceği belirsizdir. Kanun yalnızca zamanaşımını dava tarihine bağlamış, faizi düzenlememiştir. Eski uygulamadaki “ıslahla artırılan kısma ıslah tarihinden faiz” kuralının yeni talep artırımına uygulanıp uygulanmayacağı henüz içtihatla netleşmemiştir; dilekçede bu husus açıkça talep edilmelidir.

Üçüncüsü, kanuni faiz oranının hesaplanma yöntemi değişmiştir. 3095 sayılı Kanunun 1. maddesindeki değişiklikle faiz, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının tamamı üzerinden değil, yüzde sekseni üzerinden hesaplanmaktadır. Yıl ortası düzeltmesinde de 30 Haziran’da belirlenen oranın yüzde sekseni esas alınır. Aynı Kanunun 2. maddesi adi işlerde temerrüt faizini birinci maddedeki orana bağladığından, temerrüt faizi de bundan etkilenir. Bu değişiklik için ayrı bir geçiş hükmü öngörülmediğinden, yerleşik uygulamaya göre faiz her dönem için o dönemde yürürlükte olan orana göre hesaplanacaktır. Güncel oran, TCMB’nin ilan ettiği reeskont oranına göre belirlenir.

Dava masrafları ve süreç

Mal rejiminin tasfiyesi davası nispi harca tabidir. 2026 yılı için sabit kalemler ile hesaplama esasları şöyledir:

Kalem2026 tutarı
Başvurma harcı732,00 TL
Gider avansı3.180,00 TL
Nispi karar ve ilam harcı oranıBinde 68,31 (dörtte biri peşin)
Peşin harç alt sınırı732,00 TL (maktu tabanın altına inilemez)

Örnek hesap: dava değeri 500.000 TL ise peşin harç 500.000 × 0,06831 × 0,25 = 8.538,75 TL olur. Buna başvurma harcı ve gider avansı eklenir. Harcın kalan dörtte üçü karar aşamasında alınır; dava kabul edilirse bu bakiye davalıya yüklenir, davacıdan tekrar alınmaz. Kısmen kabul hâlinde kabul ve ret oranına göre paylaştırılır.

Dava süresi, malvarlığı kalem sayısına, bilirkişi incelemelerinin kapsamına ve üçüncü kişilerin sürece dâhil olup olmadığına göre değişir. Mal kaçırma iddiası içeren dosyalarda, ayrı bir muvazaa davasının bekletici mesele yapılması nedeniyle süre belirgin biçimde uzar. Kanun koyucu bu konuda bir sınır getirmiştir: HMK m. 147’ye eklenen üçüncü fıkra uyarınca duruşmalar arasındaki süre kural olarak üç aydan daha uzun olamaz; bilirkişi incelemesinin uzaması veya istinabe gibi zorunlu hâllerde hâkim gerekçesini belirterek daha uzun bir süre belirleyebilir.

Sıkça sorulan sorular

Eşim boşanma davasından önce evi babasının üzerine geçirdi, ne yapabilirim?

Devir mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içindeyse ve karşılıksızsa TMK m. 229/1 uyarınca doğrudan eklenecek değer sayılır; daha eski bir devirse katılma alacağını azaltma kastının ispatlanması gerekir. Her iki hâlde de taşınmazın devir tarihindeki niteliği esas alınarak tasfiye tarihindeki rayiç değeri hesaba katılır. Ayrıca devir muvazaalı ise asliye hukuk mahkemesinde muvazaa davası açarak, tapu iptaline gerek olmaksızın o taşınmaz üzerinde haciz ve satış isteme yetkisi alınabilir.

Mal kaçırma davası açmak için boşanmanın kesinleşmesini beklemek zorunda mıyım?

Mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma davasıyla birlikte açılabilir ancak boşanma kesinleşmeden karara bağlanamaz; boşanmanın kesinleşmesi bekletici mesele yapılır. Buna karşılık koruyucu tedbirler için beklemek gerekmez: TMK m. 199 kapsamındaki tasarruf sınırlaması ve İİK m. 257 uyarınca ihtiyati haciz daha erken aşamada istenebilir.

Eşim evi sattı ama parayı hesabında tutuyor. Bu da mal kaçırma mı?

Hayır. Satış bedeli izlenebilir biçimde malvarlığında duruyorsa ortada eklenecek değer yoktur; tasfiye taşınmaz üzerinden değil, bankadaki nakit üzerinden yürütülür. Eklenecek değer, malın veya bedelinin tasfiye anında kaybolmuş olması hâlinde gündeme gelir.

Devir bedelinin düşük gösterilmesi tek başına yeterli midir?

Hayır, ancak çok güçlü bir karinedir. Devralan taraf ödemeyi banka kayıtları, dekontlar veya çek tahsilat belgeleriyle ispatlayabiliyorsa düşük bedel tek başına sonuca götürmez. Buna karşılık devralanın o malı alabilecek ekonomik gücü yoksa ve ödeme belgelenemiyorsa işlem karşılıksız kazandırma olarak değerlendirilir.

Eşimin yaptığı devre o zaman ses çıkarmamıştım, hakkımı kaybettim mi?

Hayır. Sessiz kalmak her zaman rıza sayılmaz. Rızanın varlığını ispat yükü devri yapan eştedir ve Yargıtay bağış iradesinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde ortaya konulmasını arar. Ayrıca baskı veya aldatma altında verilen onay geçerli bir rıza değildir. Öte yandan geçerli bir rıza veya sonradan verilmiş geçerli bir icazet varsa, kazandırma TMK m. 229/1 kapsamından çıkar.

Kaçırılan malın hangi tarihteki değeri esas alınır?

Malın devir tarihindeki niteliği (yaşı, durumu, imar durumu, teknik özellikleri) sabitlenir; bu niteliklere sahip bir malın karar tarihine en yakın tarihteki piyasa değeri hesaba katılır. Üçüncü kişinin devirden sonra yaptığı iyileştirmeler hesaba dâhil edilmez.

Malı alan üçüncü kişiye doğrudan dava açabilir miyim?

TMK m. 241 davası için önce borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamadığının ortaya konulması gerekir; sorumluluk ikincildir ve eksik kalan miktarla sınırlıdır. Buna karşılık devir muvazaalı ise TBK m. 19’a dayalı dava için aciz belgesi veya icra takibi şartı aranmaz.

Üçüncü kişi iyiniyetli olduğunu söylüyor, bu onu kurtarır mı?

İyiniyetli bağış alanı, dava tarihinde elinde bulunan miktarla sınırlı sorumludur. Ancak yakın akrabalık, rayiç altı bedel, devralanın ekonomik gücünün bulunmaması ve malın devirden sonra da devreden eş tarafından kullanılmaya devam edilmesi gibi olgular iyiniyet savunmasını fiilen ortadan kaldırır. Taşınmazda TMK m. 199 şerhi varsa iyiniyet iddiası çok daha zayıflar.

Tapu iptali davası açıp evi kendi üzerime alabilir miyim?

Hayır. Katılma alacağı şahsi bir haktır; alacaklı eş taşınmazın mülkiyetini talep edemez. Muvazaa kanıtlandığında verilecek karar, tapu kaydının iptaline gerek olmaksızın o taşınmaz üzerinde haciz ve satış isteme yetkisi tanınmasıdır. İptal ve tescil istenecekse tescilin davacı adına değil, borçlu eş adına istenmesi gerekir.

Eşim şirketteki hisselerini kardeşine devretti, bu tasfiyeye girer mi?

Evet. Evlilik içinde edinilen şirket payları edinilmiş maldır ve devri TMK m. 229/2 kapsamında değerlendirilebilir. Devralanın payları edinebilecek ekonomik gücünün bulunup bulunmadığı, devrin ticari bir gerekliliğe dayanıp dayanmadığı ve şirket yönetiminin devirden sonra kimde kaldığı belirleyicidir.

Eşimin gösterdiği borçlar gerçek değil, ne yapabilirim?

Tasfiyede gösterilen borcun gerçekliğini ispat yükü, o borcu ileri süren eştedir. Borcun banka kaydı, icra dosyası veya ticari kayıtla desteklenmesi gerekir. Ayrıca borç gerçek olsa dahi, borca karşılık taşınmaz mülkiyetinin devredilmesi Yargıtay tarafından mutad bir ödeme yöntemi sayılmamaktadır.

Eşimin mal kaçırmasını dava açmadan önce engelleyebilir miyim?

Evet. TMK m. 199 uyarınca aile mahkemesinden, belirleyeceğiniz malvarlığı değerleri üzerindeki tasarrufların ancak sizin rızanızla yapılabileceğine karar verilmesini isteyebilirsiniz. Taşınmazlar bakımından hâkim re’sen tapu kütüğüne şerh verilmesine karar verir. Talebin hangi mallara ilişkin olduğu tek tek gösterilmelidir; genel nitelikli talepler kabul edilmez.

Mal kaçırma cezai şikâyete konu olur mu?

İİK m. 331 kapsamında olabilir, ancak şartları dardır: haciz yoluyla takip talebi, aciz belgesi veya alacağın alınamadığının ispatı ve zarara sokma kastı aranır. Ayrıca şikâyet hakkı fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer. Bu nedenle boşanma dosyalarında cezai yol çoğu zaman fiilen kapalıdır. Buna karşılık mevcut bir ceza dosyasındaki maddi olgu tespitleri hukuk davasında kesin delil oluşturur.

Mal kaçırma davası ne kadar sürer?

Süre, malvarlığı kalem sayısına, bilirkişi incelemelerine ve üçüncü kişilerin sürece dâhil olup olmadığına göre değişir. Ayrı bir muvazaa davası bekletici mesele yapıldığında süre belirgin biçimde uzar. HMK m. 147’ye 2026’da eklenen hükümle duruşmalar arasındaki sürenin kural olarak üç ayı aşamayacağı düzenlenmiştir.

Boşanma protokolünde mal paylaşımından feragat ettim, mal kaçırma iddiam dinlenir mi?

Protokolde açık ve geçerli bir feragat varsa katılma alacağı talebi bundan etkilenir. Ancak TBK m. 148 uyarınca zamanaşımı süreleri sözleşmeyle değiştirilemez; protokole konulan süre kayıtları geçersizdir. Feragatin kapsamı ve geçerliliği her olayda ayrıca değerlendirilmelidir.

Sonuç

Boşanmada mal kaçırma uyuşmazlıkları, tek bir davayla değil, birbirini tamamlayan araçlarla çözülür. Doğru strateji üç aşamalıdır. Birincisi, devir gerçekleşmeden önce TMK m. 199 kapsamında tasarruf yetkisinin sınırlanması ve gerektiğinde ihtiyati haciz ya da ihtiyati tedbirle malvarlığının dondurulmasıdır. İkincisi, mal rejiminin tasfiyesi davasında kaçırılan değerlerin TMK m. 229 uyarınca eklenecek değer olarak hesaba katılması ve değerlemenin devir tarihindeki nitelik ile tasfiye tarihindeki rayiç üzerinden yaptırılmasıdır. Üçüncüsü, mal üçüncü kişiye geçmişse muvazaa davasıyla İİK m. 283 kıyasına dayalı haciz ve satış yetkisinin alınması, borçlu eşin malvarlığı yetersizse TMK m. 241 davasının süresi içinde açılmasıdır.

Bu üç aşamanın her birinde hak kaybına yol açan teknik ayrıntılar bulunmaktadır: tapu iptali yerine haciz yetkisinin istenmesi, tescilin borçlu eş adına talep edilmesi, TMK m. 241’deki beş yıllık hak düşürücü sürenin boşanma dava tarihinden itibaren kesintisiz işlemesi, ihtiyati tedbirde bir haftalık uygulama ve iki haftalık dava açma süreleri, üçüncü kişinin davada yer almasının ihbar işlevi görmesi ve 2026’da belirsiz alacak davasının kaldırılmasıyla değişen talep artırımı usulü. Bunların herhangi birinin atlanması, esasen haklı olan bir talebi sonuçsuz bırakabilir.

Mal kaçırma iddiaları delil yoğun ve usul yoğun dosyalardır; tapu tedavülleri, banka hareketleri, şirket kayıtları ve üçüncü kişilerin ekonomik durumu birlikte değerlendirilmelidir. Sürecin en başında doğru kurulan bir dilekçe ve zamanında alınan bir koruma kararı, yıllar sonra tahsil edilemeyecek bir ilamla tahsil edilebilir bir ilam arasındaki farkı yaratır. Bu tür uyuşmazlıklarda boşanma ve mal rejimi davalarında deneyimli bir vekille çalışmak, hem delil toplama hem de usul takvimi bakımından belirleyici olmaktadır.

Konunun bütünü için boşanmada mal paylaşımının genel esaslarını, düğün takılarının ayrı rejimi için ziynet eşyası davasına ilişkin açıklamalarımızı, tarafların anlaşarak sonuçlandırdığı süreçler için anlaşmalı boşanma davasını ve evlilik öncesinde alınabilecek önlemler için evlilik sözleşmesi sayfamızı inceleyebilirsiniz.

Av. Mehmet Sarıoğlu tarafından hazırlanmış; Av. Fatih Sefer tarafından incelenip yayına uygun bulunmuştur.

Sarıoğlu & Sefer Hukuk Bürosu
Osmaniye Mah., İsmail Erez Bulvarı No: 9/2, 34146 Bakırköy/İstanbul